Berlin

Gene bir yurtdışı gezisi durumu başgösterince yazılara birkaç gün ara vermem gerekti. Altı-yedi aydan sonra yeniden Berlin'deydim ve konu gene Türkiye'nin AB'ye girmesiydi.

Gene bir yurtdışı gezisi durumu başgösterince yazılara birkaç gün ara vermem gerekti. Altı-yedi aydan sonra yeniden Berlin'deydim ve konu gene Türkiye'nin AB'ye girmesiydi. Kolay kolay tüketilemeyen bir konu...
Berlin görece geç tanıştığım bir kenttir. Ama tam gününde gitmiştim: duvarın yıkıldığı gün! Bu öyle 'sarı öküzün boynuzunun düştüğü yıl'a filan benzemez bir tarih. Olsa olsa, 'boynuz, duvarın yıkıldığı yıldan üç yıl önce düşmüş, siyah inek ondan beş yıl sonra doğmuş'tur.
Gittiğim gün duvar yıkıldığına göre, eh, ne olsa, kendimi biraz sorumlu sayıyorum Berlin'den!
Berlin de bu olaydan sonra Avrupa'nın, hatta dünyanın en dinamik, hareketli kentlerinden biri haline geldi. Uzun süre bir şantiye oldu. Hâlâ da kısmen öyle. Ama o zamandan bu zamana bayağı çok iş yapıldı; çehre bayağı değişti ve faaliyet artık biraz duruldu.
İlk gidişimde, hayatın merkezi kurfürstendamm ya da daha 'samimi' adıyla 'Ku'damm'daydı. İkinci gidişimde de böyleydi durum. Otelim de o çevredeydi. Doğu Berlin, ilk gidişimde, 1950'lerin İstanbulu'nu akla getiren birtakım özelliklere sahipti: tramvaylarının biçimiyle, sokaklarının tenhalığıyla, buna benzer bir şeylerle. İkinci seferde de bu özellikler pek fazla değişmemişti. Gene uykulu bir yerdi doğu. Daha telaşsız bir halde gezince, komünist dönemin 'işlevsel' olmayı bir estetikmişçesine insanın gözüne sokmaya çabalayan bir yığın çirkin yapı da görmüştüm. Bu ara sağda solda birtakım iskeleler kurulmuş, inşaat ve renovasyon çalışmaları başlamıştı. Bir dönemin, 'Check-point Charlie' gibi, ün kazanmış nirengi noktaları yeni koşullarda olağanlaşmış, sıradan bir nokta olmuşlardı. Brandenburg Kapısı'nın çevresinde yığınla tezgâh kurulmuş, tonlarla eski rejim 'obje'si ve 'duvar kırıntısı' satarken, Check-point Charlie'ye bakıp ürpermenin imkânı kalmamıştı.
Üçüncü gidişten şimdi aklımda bir şey kalmamış neredeyse. Ama hayatın biraz daha doğuya doğru kaydığını belli belirsiz fark eder gibi olmuştum. Son iki sefer ise aklımda, tabii. Evet, şimdi Berlin hayatı yeniden doğuya taşınmış. Alexanderplatz, Pergaman Museum ve Museum Insel, Katedral, yani 'Berlin' denince akla ilk gelecek binaların ve yerlerin çoğu zaten oradaydı. Onarım faaliyeti sağa sola sihirli değneğiyle dokunup karanlık köşeleri ağartınca ve kararmış binaları gönlü hafif renklere boyayınca, bu taraf yeniden kendini bulmuş. Eskiden yalnız batıda gördüğümü hatırladığım Berlin Tugendstiel mimarisinin meğer ne çok örneği varmış doğuda! Üstelik, bunların çoğu yenilenince, boyanınca, renklenince, henüz bu işlemlerden geçmemiş olanları da şimdi daha kolay göze çarpıyor.
Dönerken, bu son üç seferdir Ku'damm'a adım atmadığımı fark ettim! Eski batıda, gittiğim bir Kreuzberg var -Kreuzberg batıdan sayılırsa!
Yalnız, ilk gidişimde de, son gidişimde de, Berlin'de hissettiğim bir şey var: burası, Almanya'nın en uluslararası kenti ve bu özelliğini sanırım İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden, duvarın yıkılmasına kadar geçen süre içinde edindi. O zamanlar, özel bir statü ile yaşıyor olmaktan ileri gelen bu genel hava, birleşmeden sonra da devam etti. Yeniden başkent olunca buraya pek çok insan gelmiş olmalı (ama onların arasında da Alman-olmayan oran herhalde epey yüksektir). Buna rağmen, Berlin'in benim tanıdığım -tanıdığımı sandığım- atmosferi değişmedi. Hatta, daha derinleştiği ve yerleştiği dahi söylenebilir.