Bilmek kimin hakkıdır?

18 Temmuz Pazartesi günü, Ecevit'in Vahdeddin üstüne sözleri bütün medyada tartışılırken, Milliyet'in 15. sayfasının bir yanında bununla ilgili söylenenler, bir yanında da Taha Akyol'un 'Cumhuriyet ve Bilim' başlıklı yazısı vardı.

18 Temmuz Pazartesi günü, Ecevit'in Vahdeddin üstüne sözleri bütün medyada tartışılırken, Milliyet'in 15. sayfasının bir yanında bununla ilgili söylenenler, bir yanında da Taha Akyol'un 'Cumhuriyet ve Bilim' başlıklı yazısı vardı.
Akyol bu yazısında TÜBA'nın önce internette, sonra da dergisinde yayımladığı, Osman Bahadır'ın yazmış olduğu 'Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Bilim' makalesini ele alıyor ve bazı eleştiriler getiriyordu. Bunlar, böyle bir makalede anılması gerekenlerin anılmaması, Cumhuriyet-öncesi bilim adamlarının katkılarına yer verilmemesi gibi, benim de haklı bulduğum eleştiriler.
Taha Akyol ayrıca, 'Darülfünun' kapatılır ve 'Üniversite' açılırken, kendini bu yeni kurumun dışında bulan bazı bilim adamlarına değiniyor. '1933 tasfiyesinin.. vahim bir hata olduğunu' söylüyor.
Evet, çoğu da toplumsal/insani bilim alanlarından uzak, birçok üniversite hocası, kurulan üniversitenin dışında bırakılmıştı. Bunlardan bazılarının adını Türkiye'nin belli başlı ansiklopedilerinde okuruz. Demek ki, ansiklopediye geçecek kadar bir bilimsel başarıları olmuştur. Ama üniversiteye girecek kadar yararlı görülmemişlerdir. Niçin ve nasıl olur?
Bu sorunun cevabı sözünü ettiğim sayfanın öbür tarafında kısmen var. Tabii ancak 'kısmen', çünkü bu cevap öyle bir gazete sayfasına sığacak gibi bir şey değil. Neredeyse bütün Türkiye tarihi olacak kadar gür ve mebzul bir şey. Bu zaten Süleyman Demirel'le şu somut konuda yeniden kendini gösteren, 'Vahdeddin hain değildir dersek, bunun bize yararı ne olur?' anlayışı; nesnel gerçekliği, 'siyasi yazar'ın ellerine havale eden zihniyet.
Bu zihniyet bu kadar güçlü olduğu için, 'Cumhuriyet ve Bilim' diye bir başlığın altı da bu kadar cılız.
Demirel'in 'dün' dedikleriyle 'bugün' dedikleri arasındaki farka da bu sabahki (25 Temmuz) yazısında dikkat çekmiş Taha Akyol. Belli ki Demirel, 'referans' diye adlandırdığı konuya göre davranmayı tercih etti. 'Bizi bir arada tutan' bir 'referans'tan söz ediyor; aslında öyle bir referans yok, bence olmasına gerek de yok. Amerikalılar, kuzey devletlerinde meydanlarına General Sheridan'ın, güney devletlerinde ise General Lee'nin heykellerini dikerek pekâlâ birlik oluyorlar. Demirel'in sözünü ettiği türden referanslar toplumda aşağıdan yukarıya ve kendiliğinden bir biçimde oluşmaz, yukarıdan aşağıya ve emirle kurulur. 'Referansın' böylesini tercih etmek de, herkesin bireysel meşrebine bağlı. Bizim memlekette bunu tercih edenlerin büyük çoğunluk oluşturduğunu biliyoruz.
Ama her şey gibi bunun da bir 'akademik' yönü var elbette. 'Bilgi ve gerçeklik, siyasi bakımdan yararlı olmalıdır' dedik, bu 'yüksek ilke'yi benimsedik. Peki, neyin yararlı olduğuna kim karar verecek, nasıl karar verecek?
Ne, hangi vadede, nereye kadar yararlıdır. Örneğin ne zaman 'Atatürk'ün milliyetçiliği şoven milliyetçiliktir. Geldiği kaynak gereği öyledir' diyeceğiz? Ne zaman 'Referans elden gidiyor!' diye toplumu ayağa kaldıracağız?
Soru akademik görünebilir, ama cevabı son analizde basit ve pragmatik. Sopayı kim elinde tutuyorsa, bu kararı da o verir. Vazgeçilecekse, onun nedenini ve zamanını da gene o bilir. Bilmek, bilimle ilgili bir şey değil, sopayla ilgili bir şeydir.