Bir Erivan anısı

İki ülke arasındaki ilişkiler doğru dürüst bir hava trafiğinin kurulmasına da izin vermediği için Erivan'da kalmaya devam ediyorum. Böylece burada kalışım toplam bir hafta sürecek.

İki ülke arasındaki ilişkiler doğru dürüst bir hava trafiğinin kurulmasına da izin vermediği için Erivan'da kalmaya devam ediyorum. Böylece burada kalışım toplam bir hafta sürecek. Ama bu yazı salı sabahı gazetede çıktığında ben de dönmüş olacağım.
Bilgisayar teknolojisinden, internetten, şundan bundan hâlâ bir hayli uzak yaşadığım için Türkiye'deki basını izlemiyorum. Ama çevredeki insanlardan bir şeyler işitiyorum. Burada başımdan geçen basit bir olayın orada biraz büyütülmüş olduğuna dair birtakım izlenimler aldığım için bugün bu olayı kendim anlatmaya karar verdim.
Erivan'da nüfus 1 milyonu bulmuş, belki geçmiş de olsa, hâlâ küçük bir kent. Kent merkezinde Cumhuriyet Meydanı ve orada bizim otel, otelin kahvesi, bütün kent hayatının cereyan ettiği yer.
Bu açık hava kahvesinde arkadaşlarla otururken adamın biri önümde duran -epeyce dolu- şarap bardağını kaptığı gibi kafama boca etti!
Olay bu. Ama evveliyatı varmış. Vatan gazetesi adına gelen iki arkadaş bundan bir süre önce kentin başka bir yerinde olay izlerken bu adam konuşmalarından Türk olduklarını anlıyor ve o noktada dolu bir şarap bardağı bulunmamasından dolayı olsa gerek, yalnız sözle ve küfürle saldırmakla yetiniyor. Onlar da işi büyütmeyip uzaklaşıyorlar.
Aradan zaman geçiyor, hep birlikte, dediğim gibi otelin önündeki kahvede oturmuş konuşuyoruz. Aynı adam zuhur ediyor ve bizim gazetecileri tanıyor. Ben de arkam ona dönük konuşmaktayım. Birinin içinde 'Türk' geçen bir şeyleri bağırdığını duydum ve aynı anda şarap da başıma geçti. Edebiyatta, söz sanatlarında, aynı anda birden fazla duyunun tek yaşantı halinde sunulmasına 'sinestezya' denir. Benimki de biraz 'sinestetik' bir yaşantı oldu.
Yanımda Hırant fırladı, üstüne yürüdü ve bu zavallı 'meczup' kaçtı.
Olayın kendisi bu kadar. Ama söylentisi bir yayıldı ki insan şaşar
kalır. Her haber abartılmaya yatkındır. Onun için kimileri telaşa kapılarak hatır sormaya veya özür dilemeye koştu. 'Kafe'nin işletmecileri dökülen bardağı şişeyle telafi edip para almadılar. Islanan ceket, gömlek vb. elbette ki parasız kuru temizlemeye gitti geldi. Güvenlik görevlileri ellerinde matbu formlarla gelip 'şikâyet'imi tespit etmeye çalıştılar. Tabii ki herhangi bir şikâyetim olmadığını söyledim.
Ertesi gün resepsiyonda Dışişleri Bakanı bile gelip hatır sordu. Akşam lokantada olmadık bir raslantı sonucu ABD Büyükelçisi ve hanımı ile karşılaştık. Bir şarap ikramı da buradan çıktı. Sonuç olarak, başıma geçen bir bardaktan çok daha fazlasını normal yoldan tüketmiş oldum.
Adam (zaten bilinirmiş) tam bir meczup olduğu için, bu olayı herhangi bir şekilde 'tipik'leştirmeye imkân yok. 'Her Türk'ten nefret eden bir milliyetçi' olduğunu dahi söyleyemezsiniz, çünkü adamcağızın aklı yarım.
Onun için Hırant'la düşündük taşındık, aslında bunun bir saldırı, herhangi bir düşmanlık eylemi olmadığına, tersine, adamın bana duyduğu aşırı sevgiden ileri geldiğine karar verdik. Kendi kültürü içinde beni kutsal şarapla vaftiz etmek istemişti.