Bir 'ibret' biçimi olarak Bush

Geçtiğimiz günlerden birinde Colin Powell'ın Birleşmiş Milletler'e ültimatom verme edasıyla yaptığı konuşmaya değinmiştim. Birkaç gün sonra Bush'un kendisi, biraz daha yukarıdan ve küstah bir tavırla, mesajı yeniledi:

Geçtiğimiz günlerden birinde Colin Powell'ın Birleşmiş Milletler'e ültimatom verme edasıyla yaptığı konuşmaya değinmiştim. Birkaç gün sonra Bush'un kendisi, biraz daha yukarıdan ve küstah bir tavırla, mesajı yeniledi: "BM Güvenlik Konseyi, söylediği sözün bir anlamı olup olmayacağı konusunda kararını vermelidir."
Yani, Amerika diyor ki, "Bizim istediğimizi söylemedikçe, söyleyeceğiniz sözün bir anlamı veya değeri yoktur."
Bu tekrar, önceden 'acaba' diye düşündüğüm bir konuda 'acaba'yı ortadan kaldırdı. Bush, BM'den kendisine karşı bir karar çıkmasını istiyor olabilir mi, diye düşünmüştüm. Evet, galiba istiyor. Daha doğrusu, BM'nin onay vermesi ya da vermemesi, hiçbir şekilde belirleyici değil: verirse, Amerikan müdahalesi meşrulaşmış olacak ki, bu iyi bir şey; ama vermezse, Amerika hiç kimseye kulak asmadan müdahalesini gerçekleştirmiş olacak ki, bu galiba daha da iyi bir şey.
Bush'ta en abartılı biçimine erişen 'Amerikan tektaraflılığı'nın mantığı
böyle gerektiriyor.
Edebiyatta 'komik' ve 'trajik' karakterler vardır. Bunlar ne kadar 'hayata benzer' olsa da, gerek hayatta böyle 'tür'lere dayalı ayrımlar bulunmaz. Ama hayatını 'komik karakter' olarak geçirmesi daha akla yakın düşecek kişiler önemli karar mevkilerine gelince gerçek hayatta 'trajedi' başlayabilir. ABD'nin bugünkü yönetimi, başta George W. Bush, sanki bunu kanıtlamaya çalışıyorlar.
Kurum olarak BM'yi takmamak tamam da, dünya kamuoyuna ikna edecek bir sözler bulmak da ne olsa önemli. Powell'ın (ve Birleşik Krallık) bunu yapmak için bir tezden aşıramento lakırdılarla ortaya çıkıp suçüstü yakalanmaları, bu 'komedya' kısmına iyi uyan bir epizottu. O sırada Oxford'daydım ve birlikte olduğum hocalar, tesadüfen, o tezi yazan kişiyi şahsen tanıyorlardı. Biraz karışık, ama akıllı bir adammış.
O zaman bu çalıntıyı fazla yadırgamamak gerek. Ne olsa, akademik bir disiplin içinde yazılmış sözler. İlgili zevatın kendine bırakılsa, çok daha deli saçması şeyler çıkabilirdi. Tabii, tezin yazılmasından bugünkü duruma kadar geçen zaman konusu da önemli.
Rumsfeld'in Almanya'yı Libya ve Küba ile birlikte anması da bu 'trajikomik' durumun 'komik' kısmını güçlendiren öğelerden biriydi. Bazı durumlar karşısında 'ne denir!'den başka bir şey denemez. Bu da onlardan biriydi.
'Amerika her zaman buydu' diyenler var. Evet. En azından, bu öğelere her zaman sahipti, onları her zaman, böyle en ön safta sergilemese de. Sorun da zaten, bu ekibin, o tarihin çok 'otantik' bir parçasının temsilcisi olması.
Günümüzün medyatik dünyasında, tekil bir olay, bir 'görüntü' çok şey değiştirebiliyor. Amerika'nın Vietnam Savaşı'nda, My Lai'den bir fotoğraf, bir Vietnamlının başına tabancayla kurşun sıkılması sahnesi, bütün dünyada, Amerika'nın orada ne yaptığı sorusunun bambaşka bir biçimde sorulmasına yol açmıştı.
İsrail'de İntifada başlarken, bütün dünya, televizyonlarının başında, İsrailli askerlerin bir Filistinlinin kolunu kırdığını seyretmişti. Bu da, Filistin davasına o zamana kadar görülmemiş bir uluslararası meşruiyet kazandırdı.
Oysa o güne kadar kim bilir kaç kol kırılmış, kaç cana kıyılmış, kaç ilke çiğnenmişti.
Bir yerlerde birikimler oluyor, gizli gizli. Tam, 'bardağı taşıran damla' hesabı, o zamana kadar olanlardan belki de çok daha önemsiz bir olgu, bardağı taşırıyor, işin rengini bir anda değiştiriyor.
Acaba, diyorum Bush'un ve yakın çevresinin bu abartılı karakteri, dünyaya ve aynı zamanda Amerika'ya, 'böyle olma'nın ne kadar sakıncalı bir şey olduğunu gösterir mi? Dolayısıyla gerçekten federal bir dünya sisteminin onsuz edilmez önemini burnumuzun dibine sokar mı?