Bir tema üstünde konaklar

Hürriyet baş haber yapmış, Türkiye'den önce Türkçenin Avrupa Birliği'ne girdiğini duyuruyor. Selanik'teki AB toplantısında Avrupa anayasası taslağı Türkçe olarak da basılmış.

Hürriyet baş haber yapmış, Türkiye'den önce Türkçenin Avrupa Birliği'ne girdiğini duyuruyor. Selanik'teki AB toplantısında Avrupa anayasası taslağı Türkçe olarak da basılmış. Benim gibiler için pek şaşırtıcı sayılmaz, ama Avrupa düşmanı koronun etkisi altında kalanlara güzel bir sürpriz gibi gelebilir, çünkü AB açısından bir kararlılığı gösteriyor: 'Siz gerekeni yapın, biz de gerekeni yaparız' diyorlar.
Radikal de, bu anayasa taslağına son şeklini verecek konferansa Türkiye'nin de -tabii bu koşullarda 'gözlemci' olarak- davet edildiğini duyuruyor. Bu da aynı doğrultuda bir haber.
Bu, Türkiye'nin şu andaki zihni yapısıyla, en az hazırlıklı olduğu iş aslında. Biz Avrupa'yla, demokrasiyi onlar gibi uygulamamak, konulara yalnız kendi çıkarımıza uygun olduğuna inandığımız açıdan bakmak üzere pazarlık etmeyi biliyoruz. Sürekli bunu yaptığımız için mantığımızı da, dilimizi de buna göre biçimlendirmişiz. Dolayısıyla, 'Onlar bizi alır mı, almaz mı?' tartışmalarına, spekülasyonlarına gelmeden, biz zaten kendimizi 'orada' görmüyoruz ve görmemeye koşullandırıyoruz. Üstelik bunu yapan da Avrupa düşmanı koro değil; tersine, yarım gönülle ve çeşitli korkularla da olsa, Avrupa'da bulunmanın gerekli ve yararlı olacağına inananlarda yaygın bir ruh hali bu. Aynı zamanda, 'Avrupalı olma' yolu üzerindeki en büyük engel de bu. Avrupa düşmanı koronun ne olduğu, ne istediği, neden korktuğu belli. Avrupa'yı isteyip bu içedönüklükten kurtulamamak, uzun vadede, daha fazla ciddiye alınması gereken bir handikap.
Gazetelerin de belirttiği gibi, Meclis'te altıncı paketin kabul edilmesiyle Avrupa anayasası çevresindeki bu gelişmeler arasında nedensel denebilecek bağlar var. Bu paketteki yasal reformlar arasında, 'töre cinayeti' adını verdiğimiz suç tipinin hoş görülmesi sonucunu üreten 'hafifletici neden' uygulamasına son verilmesi de yer alıyordu. Söz konusu refomların hepsi gibi bu da Avrupa için değil, bizim için olumlu bir değişiklikti.
Türkiye'nin modernizasyon süreci büyük ölçüde bürokratik ve 'dar kadro' anlayışına uygun bir süreç olmuştur, çünkü geniş tabanlı bir halk hareketinin sonucu (veya böyle bir hareketin talebi) değildir. Bu koşullarda toplumu 'modernizasyon' doğrultusunda dönüştürmenin başlıca aracı da yasalar olmuştur.
Yukarıda sözünü ettiğim yasanın 'tarihi seyri'ni doğrusu bilmiyorum. Ama bu anlattığım mantığa uymayan bir yapısı var. 'Töre' denilen birtakım değerler adına, kurbanı hemen hemen her zaman bir kadın oan cinayetlere verilecek cezayı yumuşatıyorsanız, o değerleri, dolayısıyla
geleneği, dolayısıyla değişmemeyi ödüllendiriyorsunuz. Bunu, hiç eksik olmayan birtakım muhafazakâr hükümetler/meclisler TCK'ya eklediyse, daha anlaşılır bir durum. Yok, başından beri bu böyle idiyse, İtalya'dan TCK'yı alıp benimseyen Cumhuriyet'in bu 'devrimci' anlayışına bir de bu açıdan bakmak gerekiyor demektir. Çeşitli 'siyasi suç' tanımlarını yapadururken, 'töre cinayeti' karşısında böyle bir hoşgörü, epey ilginç bir bileşim yaratıyor.
Bunu böyle uzun uzun söylememin nedeni, gene dünkü (cumartesi) gazetede gözüme çarpan küçük bir haber, aslında: Yargıtay 1. Ceza Dairesi, iki Leeds taraftarını öldürmekten sanık kişilere verilen 15 yıl cezayı bozmuş. Böyle bir ceza, bugünün dünya uygulamasında ağır mı sayılır,
hafif mi, bilemiyorum; ama her ülkenin kendi uygulaması sonucu oluşan bir ölçüsü vardır.
Böyle bir olayda, koskoca Yargıtay 'ağır tahrik' yorumu yapıyorsa, bu da 'töre cinayeti'ne hoşgörü göstermekten farklı bir durum değil.
Bir yandan Avrupa anayasası Türkçe basıldı diye sevinirken, bir yandan da 'milli' duygulara kapılıp 'gâvur' taraftarı temizleyene 'hafifletici sebep' uygulamak, çok tutarlı bir davranış değil. Tutarlı olmak bir yana, çok ürkütücü bir davranış. Umarım bunun da 'töre'sini yaratmak istemiyoruzdur.