Bir yolculuk daha

Şu sık sık tekrarlanan gezilerimden ötürü gazeteden birdenbire yok oluveriyorum.

Şu sık sık tekrarlanan gezilerimden ötürü gazeteden birdenbire yok oluveriyorum. Çok zaman, gittiğim yerden yazı gönderebileceğimi hesapladığım için genellikle önceden haber de vermiyorum. Kimi zaman sandığım gibi oluyor, kimi zaman da evdeki pazarlık çarşıya uymuyor. Bu sefer de ikinci durumdan oldu. Toplantıya ve onun çevresindeki çeşitli olaylara dalınca yazı yazmak imkânsız hale geldi.
Amerika'ya gelmiştim. Amerika'da Minneapolis'e. Bu satırları da şimdi -bu 'şimdi', Chicago'dan pazar günü havalandığım saat dört anlamına geliyor-uçakta yazıyorum. Bizim pazartesi günümüzün öğle vaktinde yeniden yere konunca gazeteye fakslayacağım.
Neyse, iki ay kadar seyahat falan yok -insan bazan yorgun düşüyor, oraya buraya koşuşmaktan.
Minneapolis'e niçin geldiğimi sonraki yazılarda anlatayım. Nasıl olsa o konulara girmem gerekecek.
Gelirken, doğrusu, biraz gözümde büyüyordu:
11 Eylül'den sonra Amerika'ya gelmek de zorlaşmıştı, Amerika içinde sağa sola gitmek de. Geçen yıl gelmiş, havaalanlarında başımdan geçenlerin bir kısmını da yazmıştım. Şimdi üstüne üstlük bir de fiilen savaş içinde bir ülkeye giriyoruz bu sefer, hele Türkiye'den gelenlere, neler yaparlar!
Öte yandan, 'Bu toplumu tam da bu zamanda görmeli!' diye düşünüyordum. Büyük bir ihtimalle bir yığın sıkıcı şey olur, ama böyle şeyler geçince unutulur, geriye 'tarihi' bir dönemden hatırlananlar kalır.
İşin tuhafı, kayda değer bir şey olmadı. Ne korktuklarım başıma geldi ne de hatırlanacak tarihi olayla karşılaştım.
Belli ki 11 Eylül'den bu zamana, özellikle hava yolculuğunda (terörizmin baş hedefi) tehlike bekleyerek yaşamaya alışmışlar. Tedbirler hiç gevşemeden devam ediyor, ama tedbir dolayısıyla rahatsız ettikleri insanlara aynı zamanda güler yüz göstererek sıkıntıyı hafifletmenin yollarını bulmuşlar. 'Güvenlik'ten geçerken gene ayakkabınızı çıkartıyorlar, ama çıkartmanızı, bir yıl önceden aklımda kaldığına göre, daha yumuşak, daha özür diler gibi bir sesle talep ediyorlar. Çeşitli makinelerden el çantanızı, paltonuzu, ceketinizi, daha neyse neyi geçirtmek üzere sıraya giriyorsunuz. Oradaki polis herkese, 'Hoş geldiniz. Bugün nasılsınız?' diyor. Nasıl olduğumuzla hiçbir şekilde ilgilenmediğini zaten ses tonundan anlıyorsunuz. Ama bunu söylüyor ya! Derken sıranız geliyor, 'Sola, şu harikulade hanımın arkasına geçin' diyor. Hanım hiç harikulade değil...
Ama işte, kendine göre bir nezakettir gidiyor.
Minneapolis, bizim burada benzerini görmediğimiz (öncelikle büyüklüğü bakımından) bir 'Bahçeli Evler'. Birileri, ön bahçelerine, 'SAY NO TO WAR WITH IRAQ' ('Irak'la Savaşa Hayır Deyin') levhaları çakmış. Beni evinde ağırlayan arkadaşım, tabii bunlardan biri. Onun yakınındaki çeşitli evlerde de aynı tabeladan var. Belli ki, burada küçük bir solcu 'cep' oluşmuş.
Zaten ilkin bu tabelalar çıkmış. Ama tepkisi hemen arkasından gelmiş. Bu tepki, üstünde 'Liberate Iraq' ('Irak'ı Kurtarın') yazan başka tabelalar kıyafetinde ortaya çıkmış. Bir de üçüncü tabela var ki, bu da 'Başkanımızı Destekliyoruz' diyor. Eminim ki, üç tabelayı da aynı firma üretiyordur.
Arabayla gidiyorduk, bahçelerin birinde biri, birinde öbürü. Derken bir eve geldik, üçü de yan yana duruyor. Şimdi, gel de çık işin içinden! Bu ev -ya da bu bahçe- ne demek istiyor? Burada, karıkoca arasında küçük bir görüş ayrılığı olduğuna hükmettik. Ailenin geri kalan dünyaya 'mesaj'ı, çoğulcu bir mesaj!
Buraya kadar anlattıklarım, hep iyi şeyler, hafif şeyler. Ama olup biten bu kadar basit değil aslında. Oldukça azgın bir Amerikan tipi sağcılığın zincir, dizgin takmadan ortalığa taştığı da çok belli. Kitaplar yayımlanmış, en görünür yerlerde sergileniyor: 'El Kaide filan değil, ey Amerikalılar! Sizi asıl tehdit edenler çok daha yakınınızda! Solcular, 'Demokratız' diyenler. İşte asıl düşmanlar bunlar!'
Bunlar bir yana da, sağ gene 'sağ'lığını yapıyor: Amerikan halkı yıllardır,
iştiyakla, Irak'ın kurtuluşunu bekliyordu. İşte, nihayet bir başkan geldi, bu özlemi gerçekleştiriyor. Ayrıca, 'Başkan'a bağlılık' sloganı da değişiyormuş: 'Başkomutanı destekliyorum' olacakmış.
Adamlar sanki birilerinden kopya çekiyor ya, neyse...