Bir zaman/her zaman

Denktaş, gösteri yapanlara kızıyor, 'pazarlık'ta 'elinin zayıfladığından' yakınıyordu. Gerçekten de, epey zayıfladığını sanıyorum.

Denktaş, gösteri yapanlara kızıyor, 'pazarlık'ta 'elinin zayıfladığından' yakınıyordu. Gerçekten de, epey zayıfladığını sanıyorum. Peki, Denktaş sonunda bu görüşmeleri bir uzlaşmayla noktalamaya kararlı da, sırf pazarlıkta güçlü olmak için mi renk vermiyordu. Durum buysa, Rum tarafını olsun, Birleşmiş Milletler'i olsun, gerçekten kandırmış. Ama yalnız onları mı? Kıbrıs Türklerini, Türkiye Türklerini, hepimizi kandırmayı gerçekten başarmıştı.
Yoksa, yaklaşık 30 yıldır (yani yalnız müdahaleden sonra) izlediğimiz gibi, 'pazarlık', 'taviz', 'uzlaşma' değildi niyeti, silahla sınırı çizilmiş bu konumda eskisi gibi oturmak üzere bütün kapıları kapamaya mı hazırlanıyordu? Öyleyse ve Kıbrıs'ta yaşayan Türkler 'çözüm' adı altında yeniden bu durumla karşılaşmak istemiyorlarsa, ne yapacaklardı?
Toplum ve 'yöneticisi'... Bu ilişkide kim neyi yapmakla yükümlüdür, biri lütfen açıkça söyler mi? 'Yöneten ne emrediyorsa o yapılır. Halk dediğine de susup oturmak düşer' desin birisi. Boşuna tartışmayalım biz de.
Kıbrıs'ta Denktaş bildiklerini söylemiyor. Rolünü oynamak için neyin söylenmesi işine geliyorsa, onu söylüyor. Denktaş söylemediği gibi, başkası da söylemiyor. Dışişleri Bakanı Yakış ve Evren durumunda gördüğümüz gibi, doğru bir söz söylendi mi malum koro başlıyor.
Bunlar, kimi ikna ediyor? Kıbrıs Rumları, bütün bunları dinleyip ikna oluyor mu? Ya da Yunanistan halkı? Olmuyor. Ama onlarla zaten 'hasım' durumunda olduğumuza göre, ikna olmaları gerekmiyor, diyeceksiniz. Ona da eyvallah! Peki, ötekiler? Birleşmiş Milletler ikna oluyor mu söylenenlere? Avrupa Birliği ikna oluyor mu? Amerika Birleşik Devletleri oluyor mu? Geri kalan bütün dünya, içlerinden hiçbiri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımamış olan dünya ülkeleri ne diyor?
Bu retoriğin dünyada kimseyi ikna ettiği yok. Kıbrıs'ta, 'silahla sınırı çizilmiş bir konumda' oturmaktan söz ettim. Bu retorik, saydığım bütün o kurumlarıyla dünyaya, Türkiye'nin o konumda oturmaya devam etmekte kararlı olduğunu açıklıyor. Dünya, bugün bu durum karşısında herhangi bir eyleme geçecek değildir. Kimse bunun için Türkiye'ye savaş açacak falan değildir. Yalnız, medeni dünya yavaş yavaş ilişkisini gevşetmeye, soğutmaya başlayacaktır. Bu da hemen önümüzdeki yıl ya da üç yıl sonra karşımıza çok dehşet verici durumlar çıkarmayacaktır, çünkü zaten sözgelişi 90'larda Irak'a ve daha sonra Yugoslavya'ya uygulanan boykot gibi, radikal bir uygulama olmayacaktır. Gene de, şöyle bir 10 yıl sonra 'Anadolu'da tıkılma'nın nasıl bir şey olduğunu hayatın bütün gözenekleri yoluyla hissetmeye başlarız. İnatlaşmanın mı, barışçı uzlaşmanın mı, dünyaya küsmenin mi, dünyayla kuçaklaşmanın mı, bir toplumun hayat damarlarını tıkadığını veya açtığını anlarız.
Evet, kimse 'Türkiye'ye savaş açalım' demez. Bakın, bugün Irak'a savaş açma fikri bile çoğunluğa -haklı olarak- çok yanlış geliyor. Bosna'yı ve Kosovo'yu birbirine katan Miloşeviç'e de 'savaş açalım' diyenler çoğunlukta değildi. Ama dünyada insanlar 'Savaş olmasın', 'Irak'ı bombalamayın', 'Yugoslavya'yı bombalamayın' diye gösteri yapar, savaşı protesto ederken, Saddam'a veya Miloşeviç'e saygı duyuyorlar mı? Onların doğru söylediğine inanıyorlar mı?
Saddam veya Miloşeviç'in ve onların benzerlerinin söylediklerine dünyada inanan bir kimse yok. Bu iki isim, bir yandan kolayca yan yana gelirken, bir yandan da uzak duruyor; çünkü sanırım Saddam'a kendi ülkesi içinde de inanan artık yok. Miloşeviç içinse aynı şeyi pek söyleyemeyeceğim. Yugoslav halkı, hiç değilse önemli bir kısmı, Miloşeviç'in dediğine inanmaya karar vermişti: Miloşeviç pek öyle inandırıcı bir kişilik olduğu için değil, tarihin o evresinde Yugoslav halkı böyle bir şeye inanmak istediği için bu tuhaf 'mutabakat' doğmuştu. Hatta şimdi 'ecnebi düşmanlar' tarafından mahkeme ediliyor olması, hazretin ülkesindeki rağbetini yeniden yükseltmiş.
Ama bu durumların hepsi için, son analizde, gene Abraham Lincoln'ın ünlü sözü geçerli: "Bütün halkı bir zaman kandırabilirsiniz. Halkın bir kısmını da her zaman kandırabilirsiniz. Ama bütün halkı her zaman kandıramazsınız."
Toplumlar, kendilerine giydirilen ideolojik kılıklarla bir zaman idare edebilirler, ama her zaman değil.