Bir zamanlama hatası

Elimde, 1944 yılında yayımlanmış bir kitap var: Ankara'da, Maarif Matbaası'nda basılmış, 'Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün bir yayını.

Elimde, 1944 yılında yayımlanmış bir kitap var: Ankara'da, Maarif Matbaası'nda basılmış, 'Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün bir yayını. Adı da 'Irkçılık-Turancılık'. Buram buram resmiyet kokan kitap, böyle kitaplarda alışık olduğumuz şekilde, Cumhurbaşkanı (İnönü), Başbakan (Saracoğlu), Milli Eğitim Bakanı (Yücel) ve parti genel sekreterinin (Esendal) konuşma ve yazılarıyla başlıyor. Bundan sonrası, o yılın nisan-haziran arasında çeşitli yayın organlarında yayımlanmış yazılarından yapılan bir derleme. Hüseyin Cahit'ten Falih Rıfkı'ya ve Peyami Safa'dan Nadir Nadi'ye, tanıdığımız birçok yazar.
Yayın yılı ilginç ve anlamlı. Yayının vesilesi de, o tarihlerde Nihat Atsız'ın Sabahattin Ali'ye 'vatan haini' demesi ve Sabahattin Ali'nin de
onu mahkemeye vermesi. Mahkeme sırasında, 'milliyetçi gençler', sokakta ve salonda 'antikomünist' gösteri yapıyorlar. Bunlar gözaltına alınıyor ve 'kışkırtıldıklarını' itiraf ediyorlar. Hatta, 'Hükümet de istiyor' denmiş onlara.
Normal bir Türkiye vatandaşı anlattıklarım arasında ancak gözaltına alınıp sorgulanmalarını yadırgayabilir. Ama işte onun için 'yayın yılı ilginç' diyorum. 1944! Almanya'nın savaşı kaybettiğinin artık herkesçe anlaşıldığı bir zaman.
Bunun böyle olduğu anlaşılmadan önce, yazıları kitaba alınmış yazarlardan bazıları, Türkiye'nin Almanya yanında savaşa girmesi gerektiğini de yazmışlardı. Şimdi, durum değişmiş. Yeni duruma göre tavır almak gerekiyor. Biraz fazlasıyla Nazi hayranı ve destekçisiyken, bunu da mümkünse bir an önce unutturmak üzere, yönetim 'geçiş' yapıyor. Saracoğlu falan, bütün bu zevat anti-Alman olmuş.
Alelacele yazılar derleniyor; resmi bir kurum yoluyla yayımlanıyor. Türkiye'nin ırkçı ve Turancı olmadığı, olmayacağı anlatılıyor. Bir yandan da ırkçılar tutuklanacak, sorgulanacak, mahkemeye verilecek. Ama 'ceza' idi, 'temyiz' idi derken, iş uzayacak, herkes beraat edecek ve olay kapanacak. Nedense, bu yazıları okurken aklıma 'Kommer'in otomobili' olayı geliyor. 60'lardaki ABD Büyükelçisi'ydi Kommer. ODTÜ'ye ziyarete gitmişti. Solcu öğrenciler bir gösteriye girişmiş, adamın arabasını yakmışlardı.
Şiddeti kendine yöntem seçen hiçbir eylem biçiminden hoşlanmam. Bundan da hoşlanmamıştım. Ama o günlerin atmosferi, ayrıca da bizim ülkede siyaset yapmanın kültürü. Apo'nun mahkemesini izlemek üzere İmralı'ya gidenler Atsız mahkemesindeki 'milliyetçi gençlik'ten ne kadar farklı (onlara da, 'Yönetim böyle istiyor' denmiş midir?) ve gene Apo için İtalya'yı protesto edenler, Kommer'ın arabasını yakmaktan farklı bir davranış mı gösteriyordu? Bu olayı sonradan olanlarla birlikte yorumlayan ve değerlendirenler, o araba olayına karışanlardan kimsenin sağ kalmadığını söylemişlerdir. Ben, kişi kişi tanımıyorum onları, dolayısıyla 'öyledir' veya 'değildir' diyemem. Ama herhalde başına bir şeyler gelmeyeni yoktur. Yalnız onlar değil, daha binlerce ve binlerce insan, solcu ve Amerika karşıtı olduğu için hapis yattı, vuruldu, idam edildi.
Geçenlerde bir gazeteci, 12 Eylül'ün sıkıyönetim komutanlarından emekli korgeneral Bölügiray'ın mektubunu yayımlıyordu. Şöyle bir paragraf yazmış emekli general: "1950'den beri sağ iktidarlar tarafından ABD güdümüne sokulduk. Onların çıkarı için bekçilik yaptık. Amerikancı kuşaklar yetiştirip devleti onlara emanet ettik. ABD ve onun güdümündeki parasal kuruluşlardan üç-beş kuruş alabilme uğruna geleceğimizi ipotek altına soktuk."
Kommer'in otomobilini yakanlar da böyle düşünüyordu. O olayda yer almasa da, benzer düşüncelerinden ötürü hapis yatanlar, vurulanlar, idam edilenler emekli generalin bu değerlendirmelerini okusalar, akıllarından ne geçerdi. Bu ülkede 'zamanlama' önemli. Bu dediklerim de, Atsız'ın davasında tezahürat yapanlar da, 'fikir' filan değil, 'zamanlama' yanlışı yapmışlar.