Birleşmiş Milletler

'Ben bu filmi görmüştüm' duygusu hepimizi sık sık ziyaret eder. Bir hayli çok yazan bir adam olarak, buna ek, 'Ben bu yazıyı yazmıştım' duygusu da tanıdık geliyor bana.

'Ben bu filmi görmüştüm' duygusu hepimizi sık sık ziyaret eder. Bir hayli çok yazan bir adam olarak, buna ek, 'Ben bu yazıyı yazmıştım' duygusu da tanıdık geliyor bana. Hem buna 'duygu' demek de çok doğru değil. Düpedüz 'bilgi', çünkü insan çok da yazsa, ne yazdığını hatırlıyor.
Ama 'kabahat' bende mi? Benzer olaylar, benzer adamların elinde, benzer biçimde tekrarlanıyorsa, demek 'aynı yazı'yı habire yazmak gerekecek.
Konu, 'Birleşmiş Milletler.'
Bu kaçıncı olay! Bugün hâlâ Amerika'nın Irak'a müdahalesinde Birleşmiş Milletler olayının gerekli olup olmadığını konuşuyoruz.
Biz kendimize göre konuşuyoruz da, Amerikalılar da gene kendilerine göre konuşuyor. Colin Powell'ın konuşmasını ben izlememiştim, görenler anlattı. Parlak bir konuşma değilmiş; en ilginç yanı, Birleşmiş Milletler'e haddini bildirmesiymiş. 'İnandırıcı kanıt' sunacağını bildirmişti; CIA Başkanı birlikte çıkıp bildiklerini anlatacaktı. Ama kanıt filan halen de hak getire. 'Çok şey biliyoruz ama şimdi bunlar söylenemez'e götürüyorlar işi. Götürürken de, Powell, BM'deki temsilcilere, 'Bu heyetin herhangi bir geçerliliği olacaksa, bizim istediğimiz şekilde tavır almalısınız' anlamına gelecek bir şeyler söylüyor.
Bu kişisel bir izlenim, ama Colin Powell bana Bush yönetimi içinde en sevimli kişi gibi görünür. Askerden gelmesine karşılık diplomat özellikleri ağır basar. Kaba saba bir adam değildir. Şu yukarıdaki sözlerin içerdiği küstahlık Powell'ın normal tavrı sayılmaz. Ama gel gör ki bu lakırdılar ağzından çıkıyor. Koca adam, BM'nin bunca hazırlanılan toplantısında yanlışlıkla ağzından laf kaçıracak değil. Neyi hangi tonla söyleyeceğinin kimbilir kaç provasını yapmıştır.
Demek ki Bush yönetimi Birleşmiş Milletler'le yüz yüze geldiğinde bu dilde konuşacak. Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri'ne değil, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler'e ne yapması, nasıl davranması gerektiğini bildirecek.
'Dediğimi yapmazsanız, hiçbir kıymet-i harbiyeniz kalmaz' imasında bulunacak.
Soğuk Savaş döneminin koşulları bütün dünyayı biçimlendirirken, Birleşmiş Milletler'in olabilecek etkisini de asgariye indirgemişti. Amerika, Amerikan sağı, oldu olası, böyle uluslararası bir oluşumun 'otorite' sahibi olması fikrinden hoşlanmaz. Bunu Cemiyet-i Akvam'la da kanıtlamıştı.
Her neyse, BM şimdi son derece iyi niyetli, etkili olmaya çalışıyor, ama çeşitli engellerle karşı karşıya. Bunların bir kısmı, kendi kurallarından ileri geliyor. Bunların yeni dünya koşullarına göre yeniden nasıl düzenleneceğinin ciddi şekilde tartışılması gerek. Ama asıl büyük sorun, dünya politikasının, başta Amerika, 'star' oyuncularının bu örgüte karşı tavrından kaynaklanıyor.
Amerika, rejisör dinlemeyen şımarık ve kaprisli star tavrında. Ama onun bu tavrı böyle pervasızca benimsemesinde başkalarının da payı var.
Yugoslavya'nın parçalanması, Avrupa'nın ortasında, yıllarca kapanmayan kanlı bir yara gibi durdu. Avrupa ne yaptı? Pek az şey. Sonunda Bosna'ya da, Kosova'ya da müdahalede bulunan, Clinton ve ABD oldu. (Yugoslavya'nın bu şekilde parçalanmasında Avrupa'nın gösterdiği anlayış ve sağduyu yoksunluğuna hiç girmiyorum.)
Hal böyleyken, şimdi kalkıp da Amerika'ya, 'Irak'a sakın girme' demek zor.
Birinci Körfez krizi, Bosna, Kosova, Kafkasya, Ruanda, Afganistan ve şimdi ikinci Irak olayındayız. Arkası nasıl gelecek bilmiyoruz. Ortadoğu zaten gitgide uzaklaşıyor, dünya için kabul edilebilir bir çözümden. Orada da bir mikro-Amerika var. Beklenen Irak müdahalesinden sonra bu bölgede neler olur? Amerika'nın İran'la ilişkisi nasıl devam eder?
Bütün bunlar olurken Birleşmiş Milletler bir kenarda oturuyor. Oturmak istediği için değil, yapacak başka bir iş ona bırakılmadığı için. Zaten 'BM'nin bir şey 'isteme'si söz konusu değil. Biz neyi istiyorsak onu isteyecek. Çünkü bizim kurumumuz.
Ama biz, anlaşılan, Amerikan hegemonyasında bir dünyada yaşamak istiyoruz. Biz seçmedik, ama Bush bizim de başkanımız.