Bismarck-Moltke ayrımı

Cumartesi günü Huntington'ın askerlik üstüne kitabından söz ediyordum. Benim elime geçen 140 sayfa kadar fotokopi meğer bu kitabın sadece başlangıç bölümüymüş (modern askerliğin başlangıcı üstüne).

Cumartesi günü Huntington'ın askerlik üstüne kitabından söz ediyordum. Benim elime geçen 140 sayfa kadar fotokopi meğer bu kitabın sadece başlangıç bölümüymüş (modern askerliğin başlangıcı üstüne). Kitabın daha ilerideki bölümlerinde ve özellikle sonunda Huntington 'Huntington'lığını' yapıyor ve başta kınadığı militarizmi de bağrına basmanın yolunu buluyormuş. Bunu da öğrendiğim iyi oldu, çünkü dünyanın bildiğimiz dünya olduğunu görmek insanı rahatlatır.
O yazıda da söylediğim gibi 'militarizm' bir süreden beri üstünde çalıştığım bir konu ve kitabı yazmaya da yeni yeni başlıyorum. Huntington kitabının bu başlangıç bölümünde benim de katıldığım gözlemler ve tanımlar yapmış: modern dünyada askerliğin bir 'kariyer' haline gelmesini, dolayısıyla da hem 'iç güvenlik', hem de 'politika' gibi gene 'kariyer'leşen alanlardan ayrılmasını anlatırken, bana çok açıklayıcı gelen bir de örnek vermiş. Bu ayrılma zorunluluğunun, Almanya olmak üzere Prusya'da, Bismarck ile Moltke'yi yarattığını söylüyor. Bunlardan birincisi politikanın, öteki de askerliğin başında. Birbirleriyle çelişkileri yok; tam tersine birbirlerini tamamlıyorlar.Ancak bu ilişkinin kesin bir özelliği de önceliğin Bismarck'ta olması. Herkes bunu kabul edince, ilişki arızasız işliyor.
Burada Napoleon üstüne bir spekülasyon yapılabilir mi acaba? Modern askerliğin doğuşunda Prusya bir bütün olarak öncü ve belirleyici rol oynadı. Ama tek başına bir birey olarak Napoleon'un çok önemli katkıları da inkâr edilemez. Ayrıca, Prusya'nın böyle bir formasyona girmesinde de onun payı vardır. Gelgelelim, işin daha başındaki Napoleon da 'asker' ve 'politikacı' rollerini kendinde bir araya getirmişti, yani katkıda bulunduğu yapının gereğine aykırı bir konumdaydı. Her ne kadar iki rolü birden üstlenmiş olsa da, öncelikle bir askerdi ve herhangi bir 'politikacı'nın denetlemediği bir komutan olarak 'askerlik' mantığının en ucuna gitti. Ona yön verme konumunda bir politikacı olsa, belki Moskova'da bir işi olmadığını anlatırdı -ama yoktu böyle bir politikacı.
Napoleon sonunda St. Helen'e giderken Fransa'nın takatını da tüketmişti. Nasıl tükettiğini de Bismarck-Moltke ikilisi kanıtladı.
Tarih ve toplum adına hangi 'genelleme'yi yapsanız, hemen bunun bir istisnası da görülür. Askerlikle siyaset ayrıştı, dedik diye, tarihte bir daha asker kökenli siyaset adamı olmayacak değil. Nitekim bir yığın örnek var. Harthy gibi kötüsü veya De Gaulle gibi iyisi de anılabilir. Ama ayrım ve gereği de modern dünyanın bir özelliği olarak belirmiş artık. Böyle bir ayrım da var, olmasının gereği de.
Şu iki yazıda, Prusya'ya, Almanya'ya, sık sık değindim. Konu 'militarizm' olunca değinmemek mümkün değil. Doğal olarak Almanya dünya tarihi içinde bir 'demokrasi' örneği olarak alınamaz. Militarist ideolojinin de, uygulamanın da kaynağıdır. Hal böyleyken, Bismarck-Moltke ayrımı da oradan çıkabilmiştir.
Türkiye'nin genel siyasi kültüründe bu ayrımın bir yeri var mı? Hiç değilse son 20, 25 yıl içinde (diyelim 12 Eylül'ü izleyen dönemde) oluştu mu?
Hiç öyle görünmüyor. Yıllardır 'meclis' kavramını tanımış, gene yıllardır 'çok-partili parlamenter hayat' yaşamış bir toplum olmasına rağmen, Türkiye'nin ortaklaşa zihninde ve siyasi kültüründe böyle bir ayrımın gereği hâlâ yerine oturmamıştır. Beğenmediği sivil iktidarı askeri darbe ihtimaliyle tehdit etme alışkanlığı son derece yerleşik bir alışkanlıktır ve bugün de siyaset ortamının başlıca belirleyicisidir. Çok zaman, askeri kanattan böyle bir sinyal gelmese de, oraya davet çıkarma alışkanlığı 'sivil' siyasetin bir özelliği haline gelmiştir. 'De-militarizasyon' terapisinin uygulanması en çok bu tür sivillerde zorluk yaratıyor.