Bitmeyen 'tevhid'

Hafta başında, bütün belli başlı gazeteler, hükümetin yükseköğretime giriş </br>katsayısıyla ilgili yasayı değiştirme hazırlıkları konusunda TÜSİAD'ın görüşlerini yayımladı.

Hafta başında, bütün belli başlı gazeteler, hükümetin yükseköğretime giriş
katsayısıyla ilgili yasayı değiştirme hazırlıkları konusunda TÜSİAD'ın görüşlerini yayımladı. Bunları şimdi yeniden alıntılamama gerek yok, ama hepsi de aklı başında, doğru düzgün görüşlerdi.
Türkiye'nin yaşadığı modernleşme sürecinin kendine özgü koşulları, hayatın her alanında birtakım çarpıklıklar yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Geçen zaman içinde hayatımızı normalleştirmek, yani bu gibi çarpıklıkları tasfiye etmek gerekirken, ha bire onların üzerine bir şeyler eklemeye devam ediyoruz.
Cumhuriyet'in erken yıllarında 'tevhid-i tedrisat' ('eğitimde birlik' diye çevirebiliriz belki) diye bildiğimiz yasa çıkarıldı. Osmanlı'nın Batılılaşma üslubu, her alanda, 'yenilikçi/geleneksel', 'Batılı/yerli' diye adlandırabileceğimiz kurumlar yaratmıştı ve bunlar yan yana var oluyordu. Eğitimde de durum aynıydı ve iki türden okullar, Batılı mekteplerle medreseler faaliyetteydi. Söz konusu yasanın amacı bu ikiliği, 'Batılı' olandan yana ortadan kaldırmaktı.
'Batılılaşma' diyoruz. Bir tek bu kelime, bir toplumun bir kültürden ötekine geçişini özetliyor. Bu, müthiş zor bir iş. Nitekim Türkiye'de zor oldu ve kendisi de, sancısı da, hâlâ sürüyor. Böyle bir ortamda, yürütülen politikanın öznesi (yani yönetim, devlet vb.) kimi zaman bir 'kültürel kolonizatör' gibi davranabilir; politikanın nesnesi (yani, yeni kültürü benimsemeye davet edilen kitleler) kendini kültürel bir 'kolonizasyon' programının 'kurbanı' gibi görebilir. Türkiye'de bunların ikisi de oldu.
İmam-hatip okulları, malum, özel bir eğitim vermek üzere açıldı (hatta, tek-parti döneminde bakanlık tarafından açılanlara kimse rağbet etmedi). Ancak, Demokrat Parti iktidarında, bunların farklı bir karakter kazanabileceği anlaşılınca, birdenbire durum değişti. Bu 'farklı karakter', aslında, 'tevhid-i tedrisat'ın ortadan kaldırdığı din-temelli eğitimdir. Türkiye imam-hatip okulu sayısı 1970'te 70'ken, 1991'de 838'e çıktı.
12 Eylül dönemindeki artış da sık sık söylenen, herkesin bildiği bir konudur.
Dolayısıyla 'imam-hatip' okulunun, adının anlattığı şeyle hiçbir ilgisi kalmamıştır. Zaten, bu ilginin kesildiği anda bu okullar bir olgu haline gelmiştir. İhtiyaç duyulan şeyi yapmak yasak olduğu için, o iş imam-hatip okulu-lisesi kamuflajı ardında yapılmıştır.
Pek çok örneği olan bu durum, bütün bu paradokslar, çelişkiler, görünüş ve gerçeklik farkları, içten içe ikiyüzlü bir kültürle yaşamamıza ve bu riyakârlığı kanıksamamıza yol açıyor. Bir 'üstüne varmama' ve 'örtbas etme' kültürü.
TÜSİAD meslek okullarının yetersizliğinden söz ediyor. Üniversite dışında seçenek olmadığı için, meslek okulunu bitirenlerin oraya yığılmasının sakıncalarını, bir alanda eğitim almış olan kişinin bununla ilgisiz bir alana kaymasındaki israfı anlatıyor. 'Ne kadar imam gerekiyorsa, o kadar okul bırakın' diyor. Bunlar hepsi akılcı ve doğru sözler. Ama Türkiye'de işler böyle bir akla göre yürümüyor ki. TÜSİAD modernleşmiş bir ülkenin anladığı akla uyan birtakım önerilerde bulunuyor. Oysa toplumun siyaset kadroları, 19. yüzyıldan başlayarak biçimlenmiş, ondan beri bir türlü aşılamadığı için kemikleşmiş ve kronikleşmiş, buram buram ideolojik birtakım kilitlenmeler içinden düşünüyor.
Dünyanın şu aşamasının sorunlarını, farkında olmasak dahi, biz de yaşıyoruz, yaşamak zorundayız. Ama farkında olduğumuz (ve dolayısıyla başka şeylerin farkına varamadığımız) sorunlar, işte bu 'imam-hatip' konusu türünden şeyler.
MHP kongresi de attan düşenin Osmanlı torunu olamayacağını ilan etti bu arada. Bir 20 yıl da bunu tartışabiliriz: Olur mu, olmaz mı; attan düşen Osmanlı yok muydu; Osmanlı torunu olamayan başbakan da olamaz mı? Daha neler çıkar bu bereketli konudan.