Biz kimi severiz?

Hürriyet, 29 Nisan günkü baş sayfasında, Kemal Derviş'in Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanlığı'na seçilmesinin haberini ilginç bir biçimde verdi: 'CHP dışlıyor, dünya kapıyor' cümlesiyle.

Hürriyet, 29 Nisan günkü baş sayfasında, Kemal Derviş'in Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanlığı'na seçilmesinin haberini ilginç bir biçimde verdi: 'CHP dışlıyor, dünya kapıyor' cümlesiyle. Çok yerinde buldum, en kısa ve en özlü biçimde durumu anlatmış. Konuyu açmışken Hikmet Çetin ve Erdal İnönü'yü de hatırlatıyor.
Evet, orta yetenekli insanlar, çevrelerinde kendilerinden parlak insanların bulunmasına dayanamazlar. Sivil siyasetin ikide bir kapı dışarı edildiği ve edilmediği zaman da zaten gerçek bir güce sahip olmadığı bir ülkede, siyaset kadrolarını ortalama kişiler büyük ölçüde doldurur. Bu ortalamalık ortak karakter olur ve bunu paylaşan kişiler mıknatıs gibi birbirini çeker. Yetenek, pırıltı, istenmeyen, sevilmeyen bir şey haline gelir. Türkiye'de bütün bunlar geçerli ve siyasi yapıda gözlemlenebiliyor.
Onun için, şöyle bir düşünmeli: 'dışlayan' yalnız CHP mi? Yoksa bu daha yaygın bir tavır mı? Ayrıca, başlamışken gene bir düşünmeli: bu tutum yeni mi, yoksa öteden beri böyle mi?
Nâzım Hikmet diye bir şairimiz vardı. Bu şairin varlığı, devletimizi tek bir açıdan ilgilendiriyordu: 'Bu adam kaç yıllığına hapse atılmalı?' 13 yılda çıkarmak zorunda kaldılar. Sonra yeniden içeri almanın planlarını yapmaya başlayınca Nâzım Hikmet yurtdışına kaçtı ve kalan ömrünü yurtdışında tamamladı.
Nâzım Hikmet de, dünyanın pek çok ülkesinde, 'ulusal kıvanç' kaynağı olabilecek bir şairdi. Ama biz onu beğenmedik, çünkü dünyaya bizim bakılmasını istediğimiz -ve emrettiğimiz- şekilde bakmıyordu. Bunu affedemezdik.
Şimdi sık sık anılıyor, 'klasik' ilan ediliyor, falan filan. Abidin Dino adında bir ressamımız vardı. O da komünistti. O da hayatını yurtdışında geçirdi. Burada siyasetin bize göre çok 'demokratik' ve 'ılımlı' biçim aldığı bir zamanda, aradan yıllar geçtikten sonra, memlekete gelmeye cesaret etti ve geldi. Polis işkence etmeden bıraktığı için nasıl şükrettiğimizi hatırlarım.
Üniversiteden attığımız Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes ve İlhan Başgöz ve Muzafer Sherif (adının gittiği ülkedeki imlasıyla), gözaltında süründükten sonra yurtdışına gittiler ve gittikleri yerde başarılı oldular. Boratav Paris'te, Niyazi Berkes Folkestone'da, Sherif nasılsa Ödemiş'te öldüler.
Gitmeyip de kalanları bol bol kovuşturmalar, yargılamalar ve uzun uzun hapislerle ödüllendirdik. Devletimizin uygun bulduğu ölçüde ve biçimde sağcı olmayan her düşünce adamının başı devletle derde girdi. Yaşar Kemal, Aziz Nesin...
Şimdilerde toplumca Orhan Pamuk'la ilgileniyoruz. Devletimiz bir türlü, medyamız bir türlü, halkımız bir başka türlü.
Bu romancı, böyle iyi bir romancıdan beklenmeyecek ölçülerde bir 'best-seller' oldu bu ülkede. Aslında yukarıda saydıklarımın hiçbirinin gerçek halkla gerçek bir sorunu olmamıştı. Ama yurtdışında Orhan Pamuk'un tanınması, beğenilmesi çok önemli boyutlarda. Beğenilmeye, övülmeye böylesine hasret ve dolayısıyla bir başarı olduğunda, böylesine ölçüsüz sevinen bu toplumda, Orhan Pamuk'u da 'istenmeyen adam' ilan etmekten geri durmadık.
Dünyada tanınan, değer verilen nice Türkiye vatandaşı daha var, bu ülkede düşmanlığın ve nefretin hedefi haline getirilen.
Onun için, harcanan yalnız Kemal Derviş değil, harcayan da yalnız CHP değil.
Bunun için üzülmeye değmez. Bize böyleleri değil, Trabzon'da, şurada burada, 'bayrak yırtılmış' diye sokaklara uğrayıp linç edecek adam lazım. Türkiye öyle vatandaşlarıyla gurur duyuyor, Nâzım'larla, Kemal Derviş'lerle, Muzafer Sherif'lerle değil.