'Biz yapmışsak iyidir'

Aydınlanma Çağı'nda Avrupa şimdikiyle kıyaslanamayacak kadar uluslararası bir hayat tarzı içinde yaşıyordu. Çünkü insanlık henüz milliyetçiliği keşif ya da icat etmemişti.

Aydınlanma Çağı'nda Avrupa şimdikiyle kıyaslanamayacak kadar uluslararası bir hayat tarzı içinde yaşıyordu. Çünkü insanlık henüz milliyetçiliği keşif ya da icat etmemişti. Ama birçok bakımdan Aydınlanma'nın ürünü olan Fransız Devrimi, dünyaya, Aydınlanma'nın ürünü olmayan bu çocuğu da armağan etti.
Böylece dünyanın mantığı yeni baştan kuruldu. Eskiden 'değer' olarak bilinen şeyler gözden düşerken kusur sayılanlar da değer kazandı. Aydınlanma Çağı'nda bir şey 'değer' olarak bilinmişse, Prusya'da da Rusya'da da, Fransa'da veya İspanya'da, her yerde değer olarak kabul edilirdi. 19. yüzyılda, en azından bazı yerlerde, böyle bir şeyin 'değer' olduğunu kabul etmeden önce, 'bizim mi?' sorusunu sorma âdeti çıktı. 'Uluslararası' kavramının kendisi ve ona yakın anlamı olan başka kavramlar bile değişti. Örneğin 'kozmopolit', olumsuz bir anlam edindi. 18. yüzyılda 'dar', 'taşralı' kabul edilecek şeyler de saf' ve 'halis' olarak değer kazandı.
Napoleon Bonaparte ilginç ve paradoksal bir rol oynamıştır Avrupa tarihinde. Fransa'da devrim hızını kaybetmiş, ayrıca yönünü de şaşırmışken, Napoleon gelip iktidarı aldı. Alır almaz da Fransa'da devrimi sona erdirdi. Gelgelelim, bunun ardından Avrupa'yı fethetmeye girişti. Bu sefer tam tersine bir rol oynamaya başladı: Fransa'da sona erdirdiği devrimi gittiği her yere taşıma işlevini üstlendi.
Böylece, Napoleon orduları, tuhaf bir şekilde, demokrasi taşıdılar; 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' taşıdılar. 'Seçim ve yurttaşlık' taşıdılar.
Taşıdılar, ama yukarıda değindiğim önemli değişim de Avrupa'da kök salmaya başlamıştı. Birçok Avrupa ülkesi, Fransa'dan 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' değil, onların dolaylı ürünü olan milliyetçiliği almıştı. Belirli koşullarda bunu almak, ötekileri artık almamak sonucunu doğuruyordu.
Bunun en belirgin örneği Almanya'da yaşandı. Tabii o tarihte 'Almanya' diye bir şey yok! Ama Almanca konuşan çok sayıda insanın yaşadığı, gene çok sayıda hükümranlık alanına bölünmüş geniş bir bölge var. İçlerinde en fazla büyümüş olanı da Prusya.
Napoleon sayısı 100'ün üstünde olan bu irili ufaklı hükümranlık alanlarını 36'ya indirdi. Onun bu uygulaması bu topraklarda tuttu; Avrupa, Napoleon'u def ettikten sonra burada durum eskisine dönmedi. Tersine, 1830'larda 'Gümrük Birliği' gibi uygulamalarla, tam bir birleşme yönünde yeni çabalar görüldü (ama bunlar pek başarılı olmadı).
Bu uygulaması tuttu ama demokrasi tutmadı. Başta Prusya, bütün Alman prenslikleri, mutlakiyeti sürdürmekte daha uzun süre ayak dirediler. Bu ayak direme, değişik biçimler alarak, aslında İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar sürdü, diyebiliriz.
Tartışmanın terimleri 'yerli/yabancı' ekseninde belirlenmişti. Aydınlanma'nın genel atmosferi kalıcı olabilmiş olsa, demokrasi gibi bir şey, evrensel bir değer olabilirdi. Ama artık 'evrensel' bir pozitif değer olmaktan çıkmıştı. Demokrasiyi 'yabancı' olan bir Fransız getiriyorsa, bir Alman o demokrasiyi istemiyor, kendi ürünü olduğu için mutlakiyeti tercih ediyordu.
Bir başka ülke bağlamında anlatınca durumun absürdlüğü belki daha rahat görülür diye uzun uzun anlattım bu gelişmeyi. İnsan kendi yaşayınca böyle bir durumu, görmek zorlaşıyor. Ancak Türkiye yakın tarihinin büyük bir kısmı tam da böyle yaşandığı gibi, özellikle şu son dönemde her türlü tartışmamızın temelinde bu ikilem ve bu gerilim yatıyor. 'Biz bize benzeriz' ve dolayısıyla biz ne yapsak iyidir; bizim olan her şeyi savunmalı, 'kökü dışarıda' olan her şeyi reddetmeliyiz.