'Biz'den başkasına da benzeriz

Orman alanı içinde yüzde kaç oranda araziye ev yapılır?

Orman alanı içinde yüzde kaç oranda araziye ev yapılır? Orman alanı nasıl orman alanı olmaktan çıkarılır, yani siteler için 'arsa'ya dönüştürülür? Bütün bu marifetler, alan razı, satan razı, tarafların hepsini mutlu edecek çözümler, nasıl yasalar çıkarılarak sağlanır. Yasayla nasıl, minareye kılıf dikilir?
Bu derin sorular ve daha da derin cevapları, bizim ülkemizde, 'sivil siyaset erbabı'nın ilgi ve uzmanlık alanı içindedir. Neden? Şu günlerde, çok beğendiğim İngiliz tarihçi A.J.P. Taylor'ın Almanya üstüne bir kitabını okuyorum. Tuhaf, ama sorunun cevabını bu kitapta bulabiliyorum.
Şöyle uzunca bir alıntı vereyim, Taylor'ın Almanya yorumundan: "Prusya liberallerinin teslim olması ve parlamento hükümetinin yenilgiye uğratılması (yani, Bismarck tarafından ve 1866'da), derin kökleri olan toplumsal bir sonuç yarattı. Parlamento devleti denetleyemiyordu; dolayısıyla parlamento bir bireye iktidar yolunu açamıyordu. Durum böyle olunca orta sınıftan ancak ikinci sınıf insanlar politikaya atıldı. Siyaset adamlarının entelektüel kapasitesi, sürekli ve amansız biçimde, düştü; geriye bir tek kısır olumsuz eleştiri yeteneği kaldı. Kaçınılmaz olarak, siyasi partiler çıkar gruplarına dönüştü; tek dertleri, devletten bazı tavizler koparmaktı; ama bunun için kendilerinin sorumluluk üstlenmesi gerektiğini hiç kabul edemediler. Orta sınıfın gerçekten yeterli ve hırslı üyeleri siyasetten uzaklaştılar, kendilerini tamamen sanayie ve finansa hapsettiler."
Bu satırlar size tanıdık gelmiyor mu? 'Adamın biri Türkiye hakkında bunları yazmış' desem, 'Yok canım! Adam Almanya'yı anlatıyor' der miydiniz?
Bu konuya genel olarak daha önce de değinmiştim: 'Ulus-devlet kurma' sürecinin Almanya'da ve Türkiye'de nasıl birbirine benzediğini. Şüphesiz ayrıntılara inince pek çok farklılıkla karşılaşıyoruz; ama genel çizgiler, genel karakter çok benzeşiyor.
İki örnekte de sürecin temel gücü ve lokomotifi ordu. Bunun en önemli sonucu, yeni oluşan devletin ideolojisinde ve kurumlarında militarizmi benimsemesi ve yaymaya, bunu toplumun ideolojisi haline getirmeye çalışmasıdır. Onunla yan yana giden (çünkü onun yapısal ürünü olan) ikinci sonuç da toplumun, Taylor'ın yukarıda anlattığı şekilde, politikanın uzağına itilmesidir.
19. yüzyılın koşullarında Bismarck, imparatorun ve kendisinin, Prusyalı toprak beyi Junker'ler adına, ama onlara da uzun boylu danışmadan, toplumun öteki kesimlerine tabii hiç danışmadan, gerekli karar verme hakkına sahip olduğu türden bir anayasa yaptı.
Biz 20. yüzyılda, içimize pek sindiremesek de, bu yüzyılın anayasalarına özgü birtakım ilkeleri ve hakları, birtakım resmi kâğıtlar üstüne yazıp adına da 'yasa' ve 'anayasa' demek zorunda kaldık. Ama bunlarla yaşayamayacağımız anlaşıldı. Üç darbeden geçtik (daha önce askeri darbe olmamıştı, çünkü zaten cumhurbaşkanları askerdi). Anayasalar değiştirdik, yasalar ve yasalar çıkardık. Bunlarla, resmi değilse de fiili yoldan, Bismarck tipi bir siyaset ortamı ve bir siyaset kültürü yarattık.
Bu siyaset ortamında ve böyle bir siyaset kültüründe, parlamento denen kurum, ancak yukarıda Taylor'ın anlattığı biçimi alabilir.
Sistemin işlemesinin zorunlu bir parçası da şu: sistemi kuracak, sonra sistemden yakınacaksınız: Taylor'ın 'kısır olumsuz eleştiri' dediği şekilde. Bu, ortamın kısırlığının suçunu 'sivil siyaset adamları'na yüklemeyi gerektiriyor. O adamların iktidar sahibi olmasına engel olmak için her türlü tedbiri alacaksınız. Sonra, 'Bu adamlarda iktidar yok ki!' diye söyleneceksiniz. Akıllı ve kişilikli insanların kulağından tutup atacak, hakaret edeceksiniz. Sonra, 'Bu siyasetçilerde akıl yok, kişilik yok' diye vızıldanacaksınız.
İyi sistem, kendine muhalefetin biçimini de belirler.