Brüksel'de bir toplantıdan

Biraz ani bir biçimde kendimi Brüksel'de, Avrupa Birliği'nin Sosyal ve Ekonomik Komitesi'nin bir toplantısında buldum. Bu toplantı, üye ülkelerin değil, aday ülkelerin sivil toplum örgütlerinden gelen temsilciler için düzenlenmişti.

Biraz ani bir biçimde kendimi Brüksel'de, Avrupa Birliği'nin Sosyal ve Ekonomik Komitesi'nin bir toplantısında buldum. Bu toplantı, üye ülkelerin değil, aday ülkelerin sivil toplum örgütlerinden gelen temsilciler için düzenlenmişti. Bilindiği gibi bu 'aday'ların çoğu 2004'ün mayısında birlik içine adımlarını atmış olacaklar. Ne zaman ne olacağı bilinmeyen tek ülke olarak da biz varız.
'Geleceğin Avrupası'nı tartışmak üzere çağrılmıştık. Malta dışında ve bizim dışımızda hepsi 'Doğu Avrupalı' olan sivil örgüt temsilcileri, sözlerini 'Sosyal ve Ekonomik Komite' adının sınırları içinde tuttular -öyle yapmak zorunlu olmadığı halde. Ama 'Doğu Avrupalılık' üstüne düşündüklerimi sonraki yazılara bırakıp bu toplantının gündemi üstünde durayım.
AB bir süreden beri 'Avrupa Konvansiyonu'nu meydana getirdi ve burada bir çeşit 'anayasa' üstüne çalışıyor. Tabii buna 'anayasa' demek kolay değil ve benim de ilk ağızda üstüne konuşmak istediğim bu. Resmi dilde buna 'constitutional treaty' yani 'anayasal sözleşme' deniyor. Farklı özneler bir araya gelip ortak işler yapmaya başlayınca, neyin hangi kurala göre yapılacağının tespit edilmesi kaçınılmaz bir hale gelir. Burada da böyle bir şey oluyor. Ancak tesbit edilen bu 'kural'ların, gelecekte Avrupa'nın 'anayasa'sı olması gibi bir uzun-vadeli amaç da işin içinde. Bu, doğrusu, çok büyük bir laf ve çok önemli bir konu. Ama bugün Avrupa'nın böyle bir konuyu tartışacak noktaya gerçekten geldiğini sanmıyorum -geldiğine dair kuvvetli emareler de görmüyorum.
Avrupa Birliği bir milletler (devletlerinin öncülüğünde) ittifakı mı, yoksa 'Avrupa Birleşik Devletleri'nin erken bir aşaması mı?
Birincisi, tamam; ikincisi olduğunu söylemek zor -hatta mümkün değil. İkincisi zaten tanımlaması güç, 'potansiyel' bir durum. Ama böyle bir 'potansiyel'in orada olduğunu söylemek için de öyle bir 'irade'nin olduğundan emin olmamız gerekiyor. Ama bundan 'emin' değiliz; sadece 'ciddi bir ihtimal' olduğunu söyleyebiliriz.
Şu anda 'Avrupa Birliği' kurumunda ve 'projesi'nde etkin rol alan bireylerin birçoğu, sonunda 'Avrupa Birleşik Devletleri' hedefine varmak isteyen insanlar. Ama AB'yi meydana getiren, son analizde, hâlâ çeşitli ulus-devletler ve buralarda karar verme durumunda olanların AB'yi bir 'milletler ittifakı' olmaktan daha ileri bir yere taşımaya kararlı olduklarının belirtisini görmüyoruz. AB gibi bir topluluk, kendi 'oluş' mantığı gereği, bu yöne doğru sürekli bir basınç yaratacaktır. Ama 'ulus-devlet' dediğimiz toplumsal örgütlenme biçimi de kendi 'oluş' mantığının gereği olmak üzere, buna karşı bir direnç gösterecektir. Şu yıllarda, bu iki karşıt eğilimin aşağı yukarı bir 'eşdenge' içinde bulunduğu bir evreyi yaşıyoruz. Zaman, yani hayat, 'federalizm'den yana çalışacaktır; ama henüz bunun ele gelir bir 'irade' haline geldiğini söyleyemiyoruz. Tam da bu evrede ortaya çıkan 'genişleme' olgusu, öyle sanıyorum ki, Avrupa'nın karşısında bir 'meydan okuma' olarak dikilecektir ya da şimdiden dikilmiştir. Buna başarılı bir cevap verilebilmesi durumunda, 'Avrupa Birleşik Devletleri'nin önü çok daha belirgin biçimde açılır. Ama bu sürecin çok fazla zaman alması muhtemel, hatta başarısız kalması ihtimali bile var.
Bunu, şu düşünceden yola çıkarak söylüyorum. Şimdiki haliyle dahi Avrupa Birliği, 'ulus-devlet'ten edinilmiş düşünce alışkanlıklarının
önemli bir kısmının terk edilmesini gerektiriyor. Burada hayatı İtalyan, Hollandalı, İsveçli olarak değil, 'Avrupalı' olarak tasarlamalısınız. Ve zaten bunu yaptığınız ölçüde 'Avrupalı'sınız. Ama genişleme evresinde kervana katılanların çoğunda (Türkiye'de hep olduğu gibi) AB'yi kendilerini bir yere (örneğin, 'refah'a) götüren bir taşıt gibi görme eğilimi ağır basıyor.
Oysa, bu 'taşıt' mecazında ısrar edeceksek, onun 'yolcusu' değil, 'tayfası' olmak gerekiyor. İşin ilk kuralı bu.