Bu halkla olmuyor

'Halk' dediğimiz bu adamların kendi başlarına bırakılmasının ne kadar sakıncalı olduğu bir kere daha ortaya çıktı. Başına buyruk kalmış kızın davulcuya kaçması gibi, şu Kıbrıs Türk halkı da, fırsatını bulur bulmaz, elin Rum'una ya da AB'ye kapılıp gitti.

'Halk' dediğimiz bu adamların kendi başlarına bırakılmasının ne kadar sakıncalı olduğu bir kere daha ortaya çıktı. Başına buyruk kalmış kızın davulcuya kaçması gibi, şu Kıbrıs Türk halkı da, fırsatını bulur bulmaz, elin Rum'una ya da AB'ye kapılıp gitti. Şimdi, milli sorumluluk ve bilinç taşıyan bütün Türkler üzüntünün yanı sıra utanç içinde: Güzel güzel milliyetçilik ederken, şu halkın yaptığı işe bak.
Şu koşullarda da, Rauf Denktaş, her ne kadar halkına küsmeme âlicenaplığını gösterse de, 'Pazarlıkta elimi zayıflattılar' diye serzenişte bulunabiliyor ve o bunu Kıbrıs'ta söylediği zaman söz Türkiye gazetelerinde uzun uzun yankılanabiliyor. Bir siyasi temsil anlayışının bütünüyle ters çevrilmesinin bundan daha net bir örneği bulunamaz herhalde. Her yerde, bir 'siyaset bilimi' dersi olarak anlatılabilecek, öğretilecek bir olay. Ama 'her yer'den önce Türkiye'de öğretilmeli, çünkü burada öyle eksantrik bir örnek değil, günlük hayatın içinde, hayatın neredeyse kuralı olmuş, bu tersine dönmüş ilişki. Rauf Denktaş, bir topluluğun, belirli koşullarda, kendisini temsil etmek üzere seçtiği biri. O 'belirli koşullarda', bu temsil işini tamamen kendi anladığı tarz ve üslupta yapagelmiş. Gene o 'belirli koşullar' çerçevesinde, neyi nasıl yapacağını halkından çok, başkalarına (yani Türkiye'de birilerine) danışmış.
Derken bir gün geliyor, Kıbrıs'taki bu topluluk, günübirlik gelip geçenlerden daha büyük, çok daha önemli bir karar anıyla yüz yüze kalıyor. Ama ortada gene onlara danışmayan, kendi bildiğini okumaya kararlı Rauf Denktaş var ve bu karar anı, Kıbrıs'taki bu topluluğun istek ve beklentilerine aykırı bir sonuca doğru yönelme eğilimine giriyor. Bu durumda, topluluk, 'Hayır, biz bunu değil, şunu istiyoruz,' diyor. Binlerce insan mitinglerde toplanıyor ve ne istediğini söylüyor.
Sen misin söyleyen! Neyse, Denktaş, kızsa da, onları dövmeyeceğini açıklamış sayılır. Ama burada Kıbrıs'ın ne olması gerektiğine karar veren yazarlar bu halka çok kızdılar. Pasaport uğruna, AB uğruna böyle davrandıkları için ne ihanetleri kaldı, ne şerefsizlikleri. Hiç böyle bir halk, kalkıp da, temsilcilerinin sözünün dışına çıkabilir mi?
O adam niye kabul etmiş, onlar tarafından seçilmeyi, burunlarından tutup kendi istediği yöne çekiştiremeyecekse onları?
Yani, sonuçta gene, klasik durum ortaya çıktı: Yöneticiler halktan memnun kalmadılar. Oysa böyle bir durum olabileceğini vaktiyle de sezmiş (Türkiye'nin bu durumlarda sezgileri kuvvetlidir aslında) ve halkı değiştirmek üzere hazırlık yapmıştık. Zamanında kurtarmak üzere gittiğimiz Kıbrıs Türklerinin çoğu adayı terk ederek bu kurtuluştan kurtulmuştu. Onların yerine birçok anavatan Türk'ü getirmiştik. Bütün bu tedbirlere rağmen halk gene serkeş çıktı.
Bir şey değil, buradakilere de kötü örnek oluyorlar. Bizim için neyin en iyi olduğunu bilen ve bizim için karar verenler, sözgelişi, Türkiye için de AB'nin iyi gelmeyeceğine karar verecek olsalar, burada da AB pasaportu için böyle davranacak şerefsizler çıkar - bu gidişle.
Şimdilik o konuya girmeyelim de Kıbrıs lafını bitirelim. Halk serkeşlik etse de, işin doğrusunu bilenler söylenmesi gerekeni söylediler: Jeopolitik çıkarlarımız için Kıbrıs'ta kalmamız gerekiyor. Kanuni Sultan Süleyman'dan beri şuncacık bir toprak fethetmişiz, onu da bırakıp gidecek halimiz yok ya.
Geleneksel, 'Türk'ün Türk'e propagandası' vadisinde, Kıbrıs'takini değilse de, buradakini ikna ederiz, jeopolitiğin gereklerine. Dünyayı nasıl ikna ederiz, orasını bilemem. 1974'te 'jeopolitik' dememiştik; sonrasındaki diplomatik süreçte de dememiştik. Desek çok fena olurdu zaten. O zaman çok fena olurdu; şimdi de daha iyi olacak değil. Ama öyle ya da böyle, birileri kararlı görünüyor: Kıbrıslıyı gözden çıkarmak sorun değil, onların zaten eğitim seviyesi müsait değil; ama Kıbrıs'ı elden çıkaramayız.