'Bu kafayla Avrupa...'

Yıllar önce bir gün, şehirlerarası otobüste, hızla gidiyoruz. Yaşlı bir köylü karı-koca yol üstünde peyda oldular. Ancak köylülerin yapabileceği bir acemilikle kendilerini atmış, yolun öbür yanına koşuyorlardı.

Yıllar önce bir gün, şehirlerarası otobüste, hızla gidiyoruz. Yaşlı bir köylü karı-koca yol üstünde peyda oldular. Ancak köylülerin yapabileceği bir acemilikle kendilerini atmış, yolun öbür yanına koşuyorlardı. Yaşlı ve ağırdılar, el ele tutuşmuşlardı. Biraz komik, biraz acıklı, sonuçta sevimliydiler.
Ama bizim otobüs halkı onlara öyle bakmadı. Şoför frenledi, lastikler biraz öttü. Birileri ayağa fırladı. Karşı kıyıya ulaşmayı başarmış yaşlı çiftin yanından geçerken gerekli el kol hareketleriyle birlikte, 'Tuu, Allah belanızı versin sizin' diye bağırdık, pofurdadık. Kimse telaffuz etmedi, ama bütün atmosfer, 'İşte, bu memleket bunların yüzünden kalkınamıyor'la doluydu.
Bugün olsa, bu duygu biraz farklı kelimelerle dile gelirdi. 'Bunlarla mı AB'ye gireceğiz' formülü tercih edilirdi.
Bin kere yazmış olsam da, bir kere daha söyleyeyim: Sorun AB'ye girmek değil, sorun bir nitelik düzeyine çıkmak. Avrupa o düzeyin oralarda bir şeyleri -kısmen- temsil ettiği için, bizden ileri bir yerde; ama Avrupa'da sarkan yığınla özelliğiyle, bütünüyle orada değil. Dolayısıyla, bir şeye 'endekslenmek' mutlaka gerekiyorsa, bu, dediğim o 'nitelik düzeyi' olmalı, Avrupa değil (Avrupa zaten karmaşık, heterojen bir kavram -ne demek Avrupa?).
Önümüzdeki günlerde, hukuki-politik yapıda değil de, toplumsal düzeyde, ideolojik düzeyde Türkiye'yi Türkiye yapan, böylelikle olduğu yere mıhlayan bazı özelliklere değinmek, bunların köklerini araştırmak istiyorum. Avamıyla, havasıyla, bu ideolojilerini, bu geleneklerini nasıl oluşturuyor Türkiye? Ve böyle böyle, nereye kadar gidilir?
Örneğin bu sabah Hürriyet gene 'Avrupalılık' üstünden gitmiş ve Asya'daki felaket karşısında bütün Avrupa'da saygı duruşunda bulunulurken Türkiye'de böyle bir şey olmamasını eleştirmiş.
Biz sokakta saygı duruşunu yalnız 10 Kasım'la biliriz. Geri kalanı bazı kapalı, resmi ya da yarı-resmi toplantılarda, genel olarak 'şehitler' için yapılır. 'Saygı duruşu' geleneğimizde, 'Asya'da afette ölmüşler' nosyonuna yakın bir şey yok.
Ama tabii bundan çok daha önemlisi, kendimizden başkasıyla ilgilenmek gibi bir geleneğin, herhangi bir yerimizde olmaması. Bu dünya bizden ve ecnebilerden oluşuyor. Bu ikinci kategori dünyada bizden daha kalabalık ama önemsiz. Önem verdiğimizi söylediğimiz zaman bile önemsiz, çünkü zaten en başta, kendimizden başka birisini önemsemenin yöntemini bilmiyoruz. Örneğin yıllardır 'Batılılaşıyoruz'; bütün toplum değil ama toplum içinde bir kesim uzun zamandır 'Batıcı'dır. Ne biliyoruz, o kesim ne bildi 'Batı' hakkında?
Kimimiz de bu 'Batı'ya karşı antiemperyalist ve üçüncü dünyacı olduk. Veya sosyalist olduk. Bunları olanlar ne öğrendi Macaristan veya Kore, Hindistan veya Kongo üstüne? Berlin Duvarı'nın çökmesine, Sovyet rejiminin çökmesine, sosyalistlerimiz kadar şaşıran oldu mu?
Asya depremi haberini TV'de duyuranlar, dakikalarca, orada olması muhtemel iki Türk futbolcusunu konuştular. Ama bu, her durumda, bütün Türkiye medyasının değişmez tavrı değil mi? 11 Eylül'de ikiz kuleler çöktüğünde, 'Biz haklıydık' demek dışında lakırdı bulamayan, bizim medyamız değil miydi? Irak harekâtını, sadece ve sadece, Türkiye olmadığı için ABD'nin uğraması beklenen başarısızlık açısından izleyenler kimlerdi?
'Avam ve havas' dedim. Bu karşılıklı ilişki hep çıkacak karşımıza: böyle Pygmalion'a böyle Galatea.