Buradaki 'medeniyet çatışması'

Bugünlerde, 'Caddebostan plajları', ızgara yakıp et pişirenler filan derken, 'Türklerin yaşama üslubu' konusu yeniden bir alevlendi.

Bugünlerde, 'Caddebostan plajları', ızgara yakıp et pişirenler filan derken, 'Türklerin yaşama üslubu' konusu yeniden bir alevlendi. Bu bizim ezeli konumuz, şu içinde bulunduğumuz dönemde daha çok gündeme gelmesi de kaçınılmaz.
Çünkü bu 'yasama üslubu' sorunları 'değişmek' durumunda olan toplumlarda 'sorun' haline gelir. Bu da, dünyamızda, 'modernizasyon' dediğimiz aşamayla şekillenmiş bir süreçtir. Kulağa daha
nötr gelen bu 'modernizasyon' teriminden önce bunun adı 'Batılılaşma'ydı. Biz de en az bir buçuk asırlık bir süredir böyle bir sürecin içindeyiz -onun için konu neredeyse 'ezeli'! Ama aynı zamanda, şu evrede,
AB konusu gündemde ve herkesin zihnini meşgul ediyor, şöyle ya da böyle.
Uzun süre, bizim bu AB sürecinde yol almamızı büsbütün engellemese de yavaşlatan 'politik' etkenlerden söz ettik. Bunlar ortadan kalkmadı, kolay kolay kalkmaz da. Ama yapılan çeşitli yasal düzenlemelerle (sözgelişi, MGK Genel Sekreterliği gibi dünyanın hiçbir demokratik ilkesiyle bağdaşmayacak kurumların ortadan kaldırılması) orası ışık geçirir hale geldi; buna karşılık, seçilen hedefte hiçbir uyum göstermeyen toplumsal alışkanlıklar daha göze batar bir nitelik kazandı. 'Denize donla giren' ya da 'namus cinayeti işleyen' sonunda bu pre-kapitalist kültür içinde yetişmiş büyük kitlenin, olduğu kadarıyla modernizasyonun getirdiği yeni kurumlar ve kalıplar içinde kendine bir yer bulma, onunla eklemlenme çabasının değişik düzeylerde ürettiği değişik biçimler.
Geçen gün Yıldırım Türker'in bu konuya (öfkeyle) müdahale ettiği yazısını keyifle okuyordum. Burada iki kavram dikkatimi çekti. Bir tekrar olacak ama dediğimi anlatabilmek için kısa bir özet vereceğim.
Şimdi, Marmara kıyılarında açılan plajlara 'büyük ilgi gösteren halk'tan söz ediliyor (Yıldırım'ın Sabah'ta okuduğu haberde ve konuyla ilgili birkaç şey söyleyen bir mimarın sözlerinde). Eh, madem 'halk' ilgi gösterdi, maksat hasıl olmuş, diyecekken tam, diyemiyoruz. Çünkü, diyor Yıldırım, bu noktada 'söz konusu halkın uzaklardan geldiğini, yani dışarlıklı olduğunu anlıyoruz.' Zaten dediğim o 'iki kavram'ın bir 'halk'.
Yıldırım Türker şöyle devam ediyor: "Daha sonra, bu bölgede yaşayanlardan 'vatandaş' diye söz edilmesiyle konunun 'halk' ve 'vatandaşlar arasında cereyan eden bir anlaşmazlık olduğuna vâkıf oluyoruz."
Görüldüğü gibi, ikinci kavramımız da 'vatandaş'.
Şimdi, bu toplumun yaşlı kuşakları, bu iki kavramı bir araya getiren bir söz hatırlarlar (herhalde Yıldırım Türker de bize onu hatırlatmak istedi): 40'larda, o zamanın bir gazetesinde görülmüş bir başlıktır bu. Asıl muhatabı olan kuşaklardan bugüne sağ kalan pek yoktur, ama manşet bir 'Türkiye klasiği' olduğu için izleyen kuşakların da belleğine yerleşmiştir: Aşırı sıcak bir yaz mevsiminde 'Halk plajlara üşüştüğü için vatandaş denize giremedi.'
40'lar, beki de 30'lar, tam hatırlayamıyorum ben de. Ama en az 60 yıl geçmiş aradan. 60 yılda ne 'sorun' değişmiş, ne sorunun 'terimleri' ne de bizim alışılmış 'yaklaşım'ımız. Bu bir başarı mı?
'Sorun' nasıl değişsin, ayrıca, 'yaklaşım' bir türlü değişmiyorsa?
Epey bir süredir zaten bu genel sorunun orasından burasından tutup bir düğümü açmaya çalışıyorum. Şimdi birkaç gün, aynı konuya 'denizdonu' ('mayo' için 'dil devrimi' kurumlarınca önerilen karşılık) ve 'ızgara köfte' tarikinden zorlayayım.