Cahil yığınlar ve demokrasi

Ernest Gellner, 1960'larda -ilk ve belki son kez- Türkiye'ye gelmiş. Yani 27 Mayıs'tan sonra ve 27 Mayıs Anayasası'nın Türkiye'nin gündeminin baş sıralarında tartışıldığı bir dönemde.

Ernest Gellner, 1960'larda -ilk ve belki son kez- Türkiye'ye gelmiş. Yani 27 Mayıs'tan sonra ve 27 Mayıs Anayasası'nın Türkiye'nin gündeminin baş sıralarında tartışıldığı bir dönemde. Bu dönemin havasını Gellner bence çok iyi anlamış. Davet edildiği konferansı, katılanların kaygısını şöyle özetliyor: "Anadolu'daki köylüleri ve kent ve kasabaların küçük burjuvazisini, din kozunu oynamaya karar veren parti lehine oy vermekten nasıl alıkoyarız? Sorun buydu."
Yıllar önce, Gellner'in bu gözlemlerinden hiç haberim yokken 27 Mayıs'ı izleyen yıllar ve Anayasa çevresinde odaklanan tartışmalar üstüne yazarken ben de bu soruna değinmiştim.
Kemalist devrim, kırlarda yaşayan milyonların ideolojisini değiştirmedi. Gellner'in Paul Stirling'den yararlanarak söylediği gibi, 'Kemalist Cumhuriyet, kuruluşunun erken dönemlerinde toplumun üst tabakalarını, devleti, yüksek entelektüel ya da ideolojik kurumları dönüştürmeyi başarmış, ama köylü kitlesine pek fazla erişmemiştir. Ancak daha sonra kentlerin gelişmesi ve göç alması, ülkedeki büyük değişimlerin alt tabakalara da yansımasına yol açmıştır."
Cumhuriyet yönetimi, kendi modernizasyon ideolojisini toplumun tamamına ulaştıramadan önce, başka dinamiklere (uluslararası) bağlı gelişmeler, çok-partili bir parlamenter sistemi kaçınılmaz kıldı. Araya böyle bir zorunluk girmese de, rejim kendi zamanlaması içinde yürüse, ideoloji gereken zamanda gereken yere ulaşırdı, demek istemiyorum. Bu zaten rejimin kendi sorunuydu; bu noktaya gelince tıkanıyordu. Kendi yapısı ve doğası gereği, elitist/popülist çerçevesi gereği, Halkevi'nin dışına çıkınca ne yapılacağını bilemiyordu. Kitleye didaktik bir edayla ders vermek için oluşturduğu bir dil vardı; kitleyi ikna etmek ve içinden dönüştürmek için bir dili yoktu.
Ama bu tıkanma noktasını aşmanın çaresini üretemeden serbest seçime girmek zorunda kalınca, sorun doğal olarak keskinleşti. 1950-60 arasında toplumca bu krizin sonuçlarını yaşadık. 1960'taki 27 Mayıs darbesi de bu krizi çözmedi, onu yeni aşılacak yollarda sürekli taşınması gereken bir yük haline getirdi. Gellner'in anlattığı 'bilimsel' toplantı da belli ki o dönemin benzer yığınla toplantısından biri ve katılanlar, Gellner'in adını koyduğu sorunu, adını öyle koymadan (çünkü bu alla turca 'political correctness'e uymaz) tartışmaya çalışıyorlar.
27 Mayıs Anayasası, rejimin 'sahipleri'nin terminolojisi içinde durumu özetleyecek olursak, 'softa tuzağına düşmeye yatkın cahil kırsal yığınların, kötü niyetli siyasi parti tarafından, devrimin ve okumuş kentli tabakaların kazanımlarını gasp etmesi' ihtimaline karşı tedbir olarak düşünülmüş bir dizi kurum yarattı. Meclis'e ek senato, bunun içinde 'Tabii Senatörlük' ve 'Kontenjan' kurumları böyle bir amaca yönelikti. Başta Danıştay, çeşitli bürokratik kurumlar, hükümete karşı güçlendirilmiş, nihai bir garanti olarak da Anayasa Mahkemesi kurulmuştu. bu mahkeme, Amerika'daki gibi, demokrasinin ruhunu değil, var olan anayasayı korumakla yükümlüydü. Var olan anayasayı doğal olarak hükümetlere karşı koruyordu. Ama Silahlı Kuvvetler darbe yapıp Anayasa tadil ettiğinde ve toptan yenisini yaptığında, görevi, son durumu korumak oluyordu. Milli Gü-
venlik Kurulu da, erken şekliyle (yani bir 'danışma' organına daha yakın) bu Anayasa'da vardı.
Dolayısıyla, 27 Mayıs'ın iktidardan indirdiği DP'nin devamı olan ve onun gibi 'cahil kırsal yığınlar'ın oylarıyla iktidara gelen Adalet Partisi, 60'lar ve 70'ler boyunca, bu Anayasa'nın yürütmenin (yani hükümetin) elini kolunu bağlamasından yakındılar ve değiştirilmesini savundular. Tuhaf bir şekilde (ama Türkiye'de çok şey tuhaf bir şekilde vuku bulur) onların bu dilekçelerini 1980'in Silahlı Kuvvetleri kaale aldı ve gereğini yaptı. Çünkü o sırada herhangi bir yasanın onların elini kolunu bağlamaması gerekiyordu.
Evet, 60'larda Gellner bunları ve bunların altında yatan başka şeyleri çok iyi görmüş ve anlamış. Bunları tartışmaya devam edeceğim. Bugün 'ne olduğumuz' sorusunun altında bunlar hâlâ var. Ama 60'larda olduğundan epey farklılaşmış biçimlerde.