Chirac ile Schröder

Şu günlerde Chirac ile Schröder bir araya geldi. Gazetelerde muhabbetle kucaklaşmalarının fotoğraflarını görüyorum. Tabii o sıkı sarılmanın gerisinde ortak sayılacak bir yenilgi duygusu var.

Şu günlerde Chirac ile Schröder bir araya geldi. Gazetelerde muhabbetle kucaklaşmalarının fotoğraflarını görüyorum. Tabii o sıkı sarılmanın gerisinde ortak sayılacak bir yenilgi duygusu var. Schröder kazanmayacağını bildiği bir seçime götürecek partisini, bu yakınlarda ve daha bir hafta önce Chirac büyük ölçüde tahmin ettiği yenilgi ile fiilen karşılaştı.
Bu iki olguda, sosyal-demokrat bir parti ile sağda bir koalisyonun seçtirdiği bir başkandan söz ediyoruz. Ama Avrupa'ya ve Avrupa'nın geleceğine bakış biçimleri sağdaki ve soldaki bu kişileri birbirine yaklaştırıyor. O nedenle uğradıkları yenilgi de ortak. Daha sıkı örülmüş (üstelik de, genişlerken) bir Avrupa'dan yanaydılar. Ülkelerinin seçmenleri pek aynı fikirde değil.
Avrupa Birliği'nin Türkiye'de yarattığı etkileri gözlemlerken, bu konuda alınan tavrın sağı ve solu dikine böldüğünü söylerim hep: 'sağ orada, sol burada' değil, sağın ve solun bazı kesimleri orada, bazı kesimleri burada. Aynı şey bütün kurum ve kuruluşlar için de geçerli.
Böyle olması çok zor anlaşılır bir şey, şaşılacak bir şey değil. 'Katılmak' ya da 'katılmamak'... Bu iki kelimenin bu bağlamda anlattıkları ayrım, iki bambaşka dünya arasındaki ayrım. Onun için de toplumu bu şekilde kamplaştırması normal.
Fakat şu dönemin 'genişleme', 'anayasa' gibi olaylarının Avrupa'daki tartışma biçimlerine, oylama sonuçlarına vb. baktıkça, Avrupa'da da böyle bir kamplaşmanın başladığı yargısına varıyorum. Orada sorun, tabii, 'katılalım/katılmayalım' biçiminde çıkmıyor ortaya. 'Nasıl bir Avrupa' sorusunun çevresinde biçimleniyor.
'Biz Avrupalılar, şöyle biz bize, baş başa verip oturalım' diyen kesim var. Bunlara 'kültüralist' diyoruz. Tanıl Bora bir keresinde 'refah şovenizmi'nden söz etmişti. Öyle, ama yalnız 'refah' da değil, paylaşmak istemedikleri. Kendilerinden hissetmedikleri birilerinin yakınlarında bulunmasından hoşlanmıyorlar. Böyle bir tavrın siyaset düzeyindeki yansıması 'sağ' dediğimiz alanda daha çok yakışık alır. Nitekim genel olarak da öyle oluyor. Ama yalnız orada kalmıyor. Solcu olan, hiç değilse oyunu sola veren kesimlerde de 'kültüralist' sayısı az değil ve galiba artıyor da.
Dolayısıyla Avrupa'da da 'Nasıl bir Avrupa?' sorusu sağı ve solu dikine bölmeye başladı.
Türkiye'nin 'Avrupa kültürü'ne başlıca katkısı da burada olacak galiba!
Hani çocukluğumuzda tarih kitapları Türklerin İstanbul'u fethederek Rönesans'a katkıda bulunduğunu anlatırlardı -buradaki bütün bilim aydınları, sanatçılar kaçmış ve İtalya'da rönesansı başlatmışlar! Bunun gibi bir katkı.
Çünkü kültüralistler Doğu Avrupa'nın insanlarına da çok sıcak bir muhabbet duymuyorlar. Ama ne olsa, onlar bizim kadar 'yabancı' değil. Oysa Türkiye'yi içeren bir Avrupa, onların çoğu açısından, Avrupa olmaktan bile çıkıyor.
Chirac'la Schröder'in kucaklaşmaları bu bakımdan epey simgesel. Meydan şimdilik öteki kampa kaldı gibi görünüyor. Ama 'değerler ve ilkeler Avrupası'nı savunanlar şimdiden sıkı sıkı sarılmalı ve böyle bir Avrupa'nın programını netleştirmeli. 'Federalist bir program' da denebilir buna. O zaman, bizim gibilerin de o çalışma içinde bulunması gerek
-'gözlemci' değil, etkin delege olarak.