Çifte standart

Geride bıraktığımız hafta Rusya'da bir trene bombalı saldırı oldu ve çok sayıda insan öldü.

Geride bıraktığımız hafta Rusya'da bir trene bombalı saldırı oldu ve çok sayıda insan öldü. Neresinden baksanız, 'terörizm' diye tanımlanan eylem biçimine uygun bir olay. Korkunç bir kıyım.
Türkiye'de pek fazla sözü edilmeden geçti. Benim görebildiğim veya izleyebildiğim kadarıyla Sabah'ta Erdal Şafak bu suskunluğu ve ilgisizliği kınayan bir yazı yazdı. Ertesi gün de Soli Özel yazısının son paragrafını bu konuya aynı tavırla değinmeye ayırdı.
Yalnız 'köşe yazarı' sıfatını edinmiş olanların konuyu ihmal etmesi durumu değildi bence. Haberciliğin (yazılı ve görsel medyadaki) mutfağında çalışanlar da öne çıkarmamayı, dikkat çekmemeyi tercih etmişlerdi.
Erdal Şafak, andığım yazısında, resmi düzeyde de durumun böyle olduğunu, Dışişleri'nin yasak savma kabilinden birtakım sözlerle konuyu geçiştirdiğini anlatıyordu.
Bunun niçin böyle olduğunu da açıklıyordu. Türkiye'de yaşayan birçok Çeçen ve ayrıca kendini Çeçenlere yakın hisseden başka Kafkasyalılar olması; onların orada cereyan eden savaşı bir 'Çeçen milli bağımsızlık savaşı' gibi görmesi ve desteklemesi. Türkiye'nin uzun yıllarda şekillenmiş 'Rusya fobisi'nin de bunda payı olduğu, ayrıca Soğuk Savaş boyunca bunun iyice kalıplaştığı da eklenebilir bence. Daha yakın dönemde Rusya'nın PKK'yı desteklediği kuşkusunu da düşünebiliriz.
Her neyse, bütün bu etkenler muhtemelen bir rol oynuyor ki, Erdal Şafak ve Soli Özel'i isyan ettiren genel tavır ortaya çıkıyor. Tabii, ilk kez de çıkmıyor. Yok vapur eylemi, yok otel eylemi, bu mücadelenin bazı 'fragman'ları Türkiye üzerinde yaşandı ve bunlarda da Türkiye'nin Çeçen militanlarına bir madalya vermediği kaldı.
Bu konu beni Türkiye'deki, dünyayı 'çifte-standartlı' olmakla suçlamak yolundaki bitmez tükenmez edebiyat açısından ilgilendiriyor özellikle ve öncelikle.
Türkiye'nin, ama öncelikle belirli seçkinlerinin davranışları çok zaman bir mizah kitabını veya filmini andırabiliyor. Tarihin hiçbir aşamasında, bir gün söylediğinin, savunduğunun ertesi gün (o gün işine öyle geldiği için) tersini yapma âdetini bu kadar sık sergilememiştik. Her zaman bir miktar olurdu bu, ama böylesine 'kapan da kaçan mı' durumu olmazdı. Biri çelişkiyi söyler, gösterir, insanlar ne olduğunu anlar, yapan da mahcup olurdu. Şu son dönemde, söyleyen, gören kalmadı gibi; söylendiği zaman anlayan ve ayıplayan yok, bu durumda mahcubiyet duygusu da eskimiş eşyaların arasına -tavanarasına- gönderildi.
Bu değişim birkaç etkene bağlı. Duyarsızlıkta, yıllardan beri tek yanlı bir milliyetçilik dolduruşundan başka eğitim görmeyen, bir de eleştirel düşünmeme diploması alan kitleler elbette başrolü oynuyor. 'Meselenin bir de öbür yanı var' konuşması yapacak adam sayısı hızla tükendi. Her meselenin bir tek yanı var -bizim işimize gelen yanı! Ama yıllardan beri Türkiye'nin iç ve dış politikası da son analizde bu temeller üstünden yürüyor. Dolayısıyla nesnel bir gözle bakıldığında, çelişkiler büyüyor. Önemli olan çelişkinin görülmemesi olduğu için, nesnellikten vazgeçmekten başka çare yok.
Kısa bir not:
Hürriyet'teki 'müthiş dizi' üstüne yukarıda anlattıklarıma benzer hayretimi dile getirmiştim. Dizi bitince Başbuğ'un yakınları söylenenleri tekzip ettiler, Öcalan'ı öldürmek üzere herhangi bir hazırlık yapılmadığını söylediler.
Onların bu davranışı tabii ki 'rasyonel'. Ortada 'yasa' var, şu var, bu var. Bu da kabul edilir bir iş değil -o çerçeveden bakınca. Ama yazan başka bir çerçeveden bakıyor ve dolayısıyla 'bu ne basiret' diye bayılıyor yapılanlara.
Türkiye'nin kaderiyse, 'Böyle bir şey olmadı' resmi yalanlamasıyla nasıl olduğunun ballandırılarak anlatılması arasında kalmak. Çünkü genel kabule mazhar bir 'üçüncü yol' ortada yok.