'Confessional'

Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'nin başında, Batı'dan alınan 'roman' türünün burada kök salmasının kolay olmadığını anlatırken, ilginç bir spekülasyon yapar.

Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'nin başında, Batı'dan alınan 'roman' türünün burada kök salmasının kolay olmadığını anlatırken, ilginç bir spekülasyon yapar. Hıristiyan dinindeki (aslında, bir bakıma, bunun Katolik koluyla sınırlı) 'günah çıkarma' kurumunu ele alır, bunun bir 'iç hesaplaşma' biçimi olduğunu vurgular ve böyle bir geleneğin bireyin içsel hayatını ele alan roman gibi bir türün oluşumuna katkıda bulunabileceğini söyler.
Bence çok abartılmamalı, ama 'yoktur' diye büsbütün kestirilip atılacak bir kaynak da değil. Haftanın gerekli gününde papaza gidip 'Ben şunu yaptım, bunu yaptım' diyen, bu günahların bağışlanması için ne yapması gerektiğini öğrenen her sıradan Katolik'in derin 'iç hesaplaşma'larına dalacağını düşünmemiz için neden yok. Tersine, böyle bir uygulamanın o hesaplaşmayı hep ertelediğini, 'gargaraya getirdiği'ni düşünmek daha doğru olabilir. Bunu, Amerika gibi toplumlarda sıradan insanların psikiyatrlarına gitme ve rahatlama iptilasına benzetebilir ya da söz konusu psikiyatr seanslarını Katolik günah çıkarma ritüellerinin 'sekülarize' biçimi olarak da yorumlayabiliriz.
Ayrıca, roman ilkin Katolik değil, Protestan toplumlarda oluştu denebilir. Bence ilk 'tam teşkilatlı romancı' olan Daniel Defoe, 'iç hesaplaşma'dan hiç nasibini almamış bir hikâyeciydi -onu izleyen Richardson da, farklı biçimde olsa dahi, 'göreneksel ahlak'tan 'iç hesaplaşma'ya geçemeyen bir yazardı.
Ancak, Katolik inancın pek çok kurumuyla birlikte 'günah çıkarma'yı da kapıdışarı eden Protestanlık, insanın kendisiyle hesaplaşma anlayışını daha ileri aşamalara taşımıştı. Sola fide, diyodu Luther, yani, 'yalnız iman'. Bizi iyi bir Hıristiyan yapacak ve dolayısıyla cennete taşıyacak tek şey, imanımızdır. Böyle olduğu için, kendi konumumuzu da ancak kendimiz ölçebiliriz: 'Ben, Tanrı karşısında, gerçekten içten miyim, doğru yaptığıma, doğru söylediğime inanıyor muyum?' Luther, Tanrı'nın bizden ne istediğini öğrenmenin 'tek yol'unun da Kitab-ı Mukaddes olduğunu söyler: sola scriptura. Böylece Luther, bir kurum olarak kilisenin ve onun 'görevlisi' olan rahibin bir fazlalık olduğunu belirtmiş olur ve Engels'in söylediği gibi her bireyi kendi papazı haline getirir.
Batı dillerinde 'günah çıkarma' için confession terimi kullanılıyor. Ama bu kelime yalnız bununla sınırlı değil, bir 'mezhep' anlamına da gelebilir, çünkü 'itiraf', aynı zamanda 'ilan-ı iman' da olur. 'Confessional', yani bundan türetilmiş, 'itirafname' diyebileceğimiz şey, edebiyat alanı içinde yer alan 'tür'lerden biridir. Rousseau'nun 'confession'larından sonra böyle bir 'tür' adı konduğunu tahmin ediyorum.
Bütün bu gelenek, Tanpınar'ın ima ettiği gibi, bize ve içinde yaşadığımız kültüre yabancı -edebiyatta olduğu gibi 'etik' alanında da. Bizim 'doğru olan' karşısında almaya alışık olduğumuz tavır her zaman çok daha pragmatiktir.
Bu anlattıklarımın bizdeki karşılığı üstüne konuşmaya, zaten sonuna geldiğim bu yazıda başlamak istemiyorum. Hıristiyanlık içindeki bu geleneği yüceltmek gibi bir niyetim de yok; insan hayatında her şeyin övülecek tarafları kadar, yerilecek tarafları da vardır. Mea culpa diye dövünen tiplere sempati duyduğumu söyleyemeyeceğim.
Ama bu genel yaklaşımın, bu genel kültür içinde, hayatla ve geri kalan insanlıkla içtenlikli bir 'etik ilişki' kurmak isteyen bireylere bir hayli sağlam öncüller kazandırdığını söylememek mümkün değil.