Çözümlerin bedelleri

Geçenlerde bir dostum e-mail üstünden bir yazısını yollamıştı, hoş bir soru soruyordu yazısında: 'Türk tutarlılığı' diyebileceğimiz yekpare bütün, niye hep böyle yekpare olmak durumundadır?

Geçenlerde bir dostum e-mail üstünden bir yazısını yollamıştı, hoş bir soru soruyordu yazısında: 'Türk tutarlılığı' diyebileceğimiz yekpare bütün, niye hep böyle yekpare olmak durumundadır? Bir adam hem Kürt köylerinin boşaltılmasından yana olup hem de Kıbrıs'ta Denktaş yerine Talat'ı tercih edemez mi? 'Ermeni kıyımı olmadı' diyorsa, ayrıca 'Avrupa Birliği bizi bölecektir' demesi şart mıdır vb.
Evet, sanırım öyle, şarttır. Burada genel ve kapsayıcı bir yaklaşım, bir üslup ve bir 'sorun çözme' tarzı var. Bu toplumu yöneten kesim bu tarzı ve yalnız bu tarzı öğrenmiş ve benimsemiş. Toplum içinde de aynı şekilde yalnız bunu bilen, dolayısıyla bunu kabullenen, öyle bir ihtiyaç duyulduğu anlarda da bunu savunan kesimler var. Sonuçta her toplum işlerin nasıl yapılacağını seçkinlerine bakıp öğrenmek durumundadır. Burada bu ders böyle veriliyor. Onun için, şu ya da bu konuda 'muhalif' olanlar da sonuçta bunu öğrenmiş oluyorlar. Kendi ellerine bir yetki geçecek olursa, aynı üslupla kullanıyorlar o yetkiyi.
Bir süreden beri, bunun doğru bir tarz olmadığını, dünyada işlerin böyle görülme-diğini söyleyenler de, onları dinleyenler de, toplumda çoğaldı. Ayrıca dünyanın yapılanması, 'iç/dış' ayrımlarını geçersizleş-tiriyor ve benzer uyarılar her yerden geliyor.
Bu da, böyle bir gelenek içinde biçimlenmiş, dediğim gibi, hayata başka türlü bakamayan kadroları sinirlendiriyor.
1915'te olanları tartışıyoruz bir yandan. Bunlar tabii 1915'te olup bitmedi. 1897'si var, bir yığın aşaması var. Onların da, başka bölgelerde, başkalarıyla yaşanmış öncüleri var. Ama bugünkü (pazartesi) Radikal'e baktığımda, şöyle bir manşet: "'Köye Dönüş' faturası Ankara'yı korkutuyor"! Neymiş bu? Malum, şunun şurasında daha çok yakın zamanda gerçekleşmiş köy boşaltma politikasının sonuçları. Manşetin altında şunları okuyoruz: 'AİHM, köyleri boşaltıldığı için dava açan 1500 kişiden 24'ünün başvurusunu sonuçlandırdı. Türkiye bu kişilere 4.8 milyon YTL ödedi. 69 bin 490 kişi sırada.' Haberin kendisini okuduğunuzda, daha da endişe verici bir yığın başka ayrıntı sıralanıyor. Tabii bu 'köye dönüş' tazminatlarına ek, bir de Kıbrıs Rumları'nın tazminat talepleri var, onlar da ayrı bir küme olarak bekliyor, ama herhalde çok beklemeyecek.
Bu gibi konular gündeme getirilip deştirilince, her zaman aynı uğultu yükseliyor: bir yandan, 'Ne yapsaydık? Vatan elden gidiyordu' noktasında yoğunlaşan bir savunma mekanizması işlemeye başlıyor. Bunun sonucunda, örneğin Güneydoğu konusunda, o anda, köy boşaltmaktan başka çare olmadığı 'anlaşılıyor'. Niye? Çünkü teröristler bu köylerde saklanıyor, destek görüyor. Peki, durum buysa, asıl bunun neden ve nasıl olduğunu derin derin düşünmemiz gerekmiyor mu, paldır küldür boşaltmaya başlamadan önce?
Kıbrıslı Rumlar, genel olarak, güneyi terk eden Türklerin mallarını olduğu gibi tuttular. Biz öyle yapmadık. Şimdi 'tazminat' bizim için sorun. Niye böyle oldu? Bunun da bir cevabı vardır mutlaka.
Bunları tartışmak değil derdim. Bugünün dünyasında böyle sorunları çözmenin yöntemleri, üslupları farklılaşıyor. Konu buraya gelince de, aynı uğultudan, bu sefer 'Batı bize düşman' haykırışları yükselmeye başlıyor. Hayır, bu da böyle değil. Bazan kendilerinin de çiğnediği, ama genel olarak ayakta tutmaya çalıştıkları (ikiyüzlülük kimsenin tekelinde değil) ilkeleri var. Biz en başta bu ilkelerle kavga halindeyiz. Zorunlu kalmadıkça onlara uymamak için her çareye başvuruyoruz. Böyle bir imge vermek, bir kere saygıdeğer bir toplum olmaktan kaçınmak demek. O zaman da iş rutin hale geliyor, 'ilke çiğneyen ülke' olarak nam yapıyorsun.