Değişenler

Var olan sistemler ne kadar inatçı olurlarsa olsunlar, tarihte 'değişim'i önlemek mümkün değildir; ama çarpıtmak mümkündür.

Var olan sistemler ne kadar inatçı olurlarsa olsunlar, tarihte 'değişim'i önlemek mümkün değildir; ama çarpıtmak mümkündür. Vaktiyle Çinli kadınların
küçük ayaklı olmak için ayaklarına uyguladıkları muameleyi, kendi siyasi yapısına uygulayan toplumlar vardır; Türkiye de bunların başında gelir. Yalnız sağcılığın, milliyetçiliğin yaşayabildiği, solun, liberalizmin, hatta muhafazakârlığın soluk alacak veya ayak basacak bir yer bulamadığı bir toplum olmamız, bu bitmez tükenmez 'denetleme', 'biçimlendirme' çabalarının sonucudur.
Ama toplumsal değişim, bunlardan etkilense de, bunlardan ötürü akışını durduracak değildir. Nitekim Türkiye de ha bire değişiyor. Değişimin ve ürettiği sonuçların gözlemlenebileceği pek çok düzey var, ama ben bu yazıda bir düzeyden ve orada görülen iki dönüşümden söz etmek istiyorum.
Bu aslında merkezi önemde bir düzey: kentleşme. Türkiye'nin yakın dönem tarihinin belki de eksen'i dememiz gereken kapsamlı süreç. Şüphesiz o da, genel 'kentleşme' fenomeninin Türkiye'de alabileceği biçimleri alarak yürüyor. Bunun için yapılacak ilk saptama (sık sık da yapıldığı gibi), insanların fiziksel olarak kır mekânından kent mekânına gelmelerinin, zihinlerine ve entelektüel yapılarına aynı çabuklukla yansımadığıdır. Entelektüel donanım bakımından 'kentleşme'nin en az üç kuşak sürdüğünü söylüyor sosyologlar.
Dünyanın birçok yerinde, bu tür gelişmeler, varoşlarda solun gücünü artırmıştır. Bu bir 'kural' olmasa da, genel bir 'kalıp'tır. Türkiye'de tabii böyle olmuyor -özellikle son 20 yılda. 'Darbeci Toplumsal Mühendislik
A.Ş.'nin son 12 Eylül düzenlemesinden bu yana zaten adına 'sol' denecek bir 'sol' kalmadığından, birkaç istisnai semt dışında varoşlar da sağın çeşitli kollarının hegemonyası altında. Bu bileşimde, doğal olarak, ılımlı değil militan sağ varoşlarda 'verimli' çalışmanın araçlarını daha kolay bulabiliyor. 12 Eylül yasaması partilerin topluma yayılacak, oradan beslenecek dokunaçlarını (sözlükte baktım, 'tentacle' karşılığı buymuş) budayıp attı. 'Sol' da bunu aldı kabul etti. Dolayısıyla, ancak 'balığın yaşadığı su'yu andıran sağ ideoloji bu bölgelerde siyasi etkinliğin organik bir biçimde yapılmasına elveriyor.
Bu toplumsal gelişme, Türkiye siyasetinin dinci kanadını önceden etkilemişti. Bu konuda zaten çok daha fazla inceleme yapıldı, yazılıp çizildi. 'İslami' denecek siyaseti destekleyecek kitle artık her yerden çok büyük kentlerde. Büyük nicelikler varoşlarda, ama nicelikçe de azımsanmayacak küçük ve orta çapta sermaye de gene kentlerde yerleşiyor, yayılıyor. İslamcılık, 'taban' olarak, artık bir 'kasaba fenomeni' değil;
'tavan'da da, sözgelişi ilk MSP'nin olduğu gibi, 'Amerika'da mühendislik okumuş orta halli aile çocukları'ndan oluşmuyor.
Dünyadaki ve Türkiye'deki 'modernleşme' akımı ile Türkiye'deki İslam bu gibi eklemlenmeler içinde yeni yeni biçimlenmeler üreterek yoluna devam ederken, son birkaç yılın ilginç bir gelişmesi, son analizde gene
'kentleşme'ye (ve onun içerdiği zorunlu 'modernleşme') bağlı olarak, ırkçı-milliyetçi kesimde yaşanıyor.
Bugüne kadar Türkeş'li ve Türkeş'siz MHP'de temsil edilen 'milliyetçilik' tipi de, bu toplumsal gelişme çerçevesinde eskidi. Temelde Orta Anadolu kent ve kasabalarından beslenen bu akım, bir bakıma ortadan da kalkabilecekken, 12 Eylül ve PKK çatışması gibi olaylardan yararlanmayı başardı; merkezin sağa doğru hamle etmesi sayesinde yeniden hayat buldu. Ama MHP'nin kısa süreli parlama ve sönme sürecinin de gösterdiği gibi, geleneksel yapı hâlâ bu yeni potansiyelleri kucaklamaya hazır değil. Cem Uzan da bu noktada anlam kazanıyor.
Bu konuyu daha epey işlemek gerek.