Derinlik tutkusu

Şemdinli'den, Hakkâri'den çıkıp yayılan kötü kokular üzerine burada ne olduğunu yerinde araştırmak üzere oraya giden kurula katılan Perihan Mağden gözlemlerini Sabah'ta aktardı.

Şemdinli'den, Hakkâri'den çıkıp yayılan kötü kokular üzerine burada ne olduğunu yerinde araştırmak üzere oraya giden kurula katılan Perihan Mağden gözlemlerini Sabah'ta aktardı. Yayımlanması üç gün süren bu izlenimlerin sonuncusu bugün çıktı. Bunun bir yerinde şöyle diyor: "Eğer bizler Susurluk'ta görevimizi yerine getirip ihtiyacımız olan temizlik harekâtına tam anlamıyla girişseydik BUGÜN HÂLÂ birtakım karanlık güçlerden söz etmek durumunda kalmayacaktık. Kurtulmuş tertemiz, pir-ü pak olacaktık. Ve huzur içinde."
Dediği gibi o gün bu işe böyle bir enerjiyle sarılmış olunsa bile bu son cümlelerinde çizdiği ferah manzaraya erişmemiz pek kolay olmazdı, diye düşünüyorum. 'Tertemiz, pir-ü pak' olmak için yolunup atılması gereken o kadar fazla şey var ki, bir toplumu yıllarca uğraştırmaya yeter. Ama evet, o gün, her şeye rağmen ancak çok küçük bir kısmını görebildiğimiz korkunç mekanizmaların perdesi aralanmışken, örtbas etmek üzere değil, açığa çıkarmak üzere işe girişmiş ve böyle bir işin gerektirdiği azimle kolları sıvamış olsaydık, bugün çok daha iyi bir yerde bulunacağımızdan şüphe yok.
Bir mücadeleyi bu tip 'kadro'larla yürütmeye karar verenler, süreç içinde, o kadrolara 'borçlanırlar'; dünyanın her yerinde bu tip ilişki böyle bir sonuç verir. Türkiye'de bana 'özel' gibi görünen durum, bu kadroların tamamen bağımsız, kendi bildikleri gibi çalışma alışkanlığını edinmiş olmaları. Başka bir söyleyişle, 'dur' deyince durmamaları. Otorite onlara, o eski 'borç'tan ötürü, bir koruma perdesi sağlamak gereğini duyuyor olabilir. Ama bu perde sağlanınca, adamlar da bildiklerini okumaya devam ediyorlar.
Burada önemli konu, aradaki 'simbiotik' ilişkiye rağmen, iki tarafın amaçlarında gerçekten bir uyum, bir örtüşme olup olmadığı sorusu.
Diyelim ki Ankara'ya gitmek istiyorum, bir araba tuttum, sürücüyle anlaştık, daha doğrusu anlaştığımıza ben inandım. Şimdi de bunun rahatlığıyla arabanın arka koltuğunda kestiriyorum. Ama anlaştığımıza inandığım sürücü aslında Konya'ya gitmek istiyor ve bunu benden gizlemiş. Ben arkada kestirirken araba şimdi Konya'ya doğru yol alıyor.
Bu ilişki şimdilerde böyle bir biçim aldı, gibime geliyor. Çünkü bugün 'derin olmayan' devletin açıkladığı amaçlar ve izlediği çizginin böyle ilişkiler ve böyle politikalarla ilgisi kalmadığını düşünüyorum. Yanılıyorsam, hep birlikte 'yandık' demektir! Kürt sorununun Şemdinli'de 20 küsur ne idüğü belirsiz bomba patlatarak ve 'Kanı yerde kalmayacak' imzalı risaleler dağıtarak çözüleceğine inanan bir devletimiz varsa, 'yandık!'tan başka ne denebilir, bilmiyorum.
Şüpheli olay olur olmaz, Genelkurmay Başkanı, "Suçlamam da, korumam da," dedi. Adli sürecin işlemesine bıraktı sonucu. Öte yandan Kara Kuvvetleri Komutanı, 'Tanırım. İyi çocuktur' yollu beyanatta bulundu. Herkes bu farklılığın farkında. Arkasından kimin önümüzdeki ağustostan sonra Genelkurmay Başkanı mevkiinde bulunacağı sorusunun tartışılmasında dahi bu farklılığın payı olduğunu sanıyorum. Özkök ile Büyükanıt arasında bunun ima ettiği gibi derin bir ayrılık bulunduğu kanısında değilim. Ama toplumda 'sivil demokrasi' ile geleneksel 'askeri demokrasi'(!) arasında seçimini yapmış olanlar, böyle bir ayrım olduğu varsayımıyla burada da bir seçim yapmaya girişiyorlar.
Öte yandan, Şemdinli'de deşifre olan 'derin devlet'in bir otomobil bagajından çok daha derinlere gitmemesi de ilginç! Bu 'derin' adamlar da mı yoruldular kendi 'derinlik'lerinden, nedir? Ya da günde ortalama ikişer bomba ata ata işi kanıksadılar, öylesine yapar hale mi geldiler? İnsan bu ülkede hiçbir kuruma güven duyamıyor. Şu 'derin devlet'in haline bakın.