'Devlet-bilgi' ilişkisi

Pazar günü girdiğim temaya devam etmek, Türkiye'de siyasi otoritenin 'bilgi' ve 'düşünce' ile kurduğu ilişkinin tarihini ve bugün aldığı biçimi gözden geçirmek istiyorum.

Pazar günü girdiğim temaya devam etmek, Türkiye'de siyasi otoritenin 'bilgi' ve 'düşünce' ile kurduğu ilişkinin tarihini ve bugün aldığı biçimi gözden geçirmek istiyorum. Bugün yaşadığımız en önemli sorunlar, bu ilişkiden kaynaklanıyor.
Böyle olması da çok doğal, çünkü her geçen gün, dünyada 'bilgi' önem kazanıyor. Türkiye ise, bilgiye ulaşmanın yollarını kapatmış durumda ve bu yolları kapalı tutmakta ısrar ediyor.
Bunu söyledikten sonra, bunun yanına iki 'kayd-ı ihtirazî' getirmek gerek. Birincisi, Türkiye'nin büyük ve karmaşık bir toplum olduğu. Burada hiçbir genelleme toplumun tamamını kapsayamaz; bu konuda da böyle. Dediğim eğilim 'en güçlü' olabilir -olmuştur da. Ama bu karmaşık toplumun içinde yığınla karşıt eğilimin de var olmasını engelleyememiştir.
İkincisi de, bu yolları kapatan tek ülke olmaması. Tarih boyunca, ama özellikle yakın tarihte bunu yapan, hatta bunu yaparak kısmen başarılı dahi olan başka ülkeler var. Zaten ben de bu 'devlet-düşünce' ilişkisini, bazı başka ülkelerdeki uygulamalarla kıyaslayarak tartışmak istiyorum. Aklımda öncelikle Japonya var. Birkaç yazıda, bugünlerde daha çok Japonya üstüne bir şeyler okuduğumu söylemiştim. Bunun nedeni de bu benzerlik ve yakınlıklardı zaten.
Japonya'da beni asıl ilgilendiren, izolasyonun kaldırıldığı 1868 ile İkinci Dünya Savaşı'nın sonu arasında görülen ve Japonya'yı 1945'e getiren eğilimler, süreçler ve rejim. 1945'te bunlar tamamen ortadan kalkmıyor, hatta bugün de kısmen devam ettikleri söylenebilir. Ama her şeye rağmen çok belirgin bir kesinti, hayli kapsayıcı bir kopma da var. Bu bakımdan, 1945 öncesi ve sonrası Japonya'nın neredeyse iki ayrı toplum olduğu bile iddia edilebilir.
Peki, bir benzetmeden başlayalım. 1868'den sonra Meici İmparatorluk rejimi yeni -ve modern- ulus-devletin ideolojisini düzenlemeye başladı. Bunun için, mitolojiden yararlanmayı da ihmal etmedi. Kadim Japon mitlerine göre, imparator soyu güneş tanrıçası Amaterasu'dan geliyordu. Bu mit özellikle seçildi, yeni ideolojinin merkezine yerleştirildi. Böylece, değindiğim yıllar boyunca (80 yıl kadar) Japonya'yı bir tanrı yönetmiş oldu. Tanrı'nın yönettiği Japonya 1945'te ağır bir yenilgiye uğradığını kabul etmek zorunda kalınca, yeni anayasa (Amerikalılar tarafından) yapıldıktan sonra imparator Hirohito da tanrı makamından istifa ederek normal insanlar arasına karıştı.
Modernleşen Japonya'nın 'bilim'e de ihtiyacı vardı ve bir yığın -çoğu parlak da sayılır- 'bilim adamı' yetiştirmişti, yetiştirmeye devam ediyordu. Ama bunların hiçbiri, 'İmparator Tanrı olamaz' demedi. Çünkü Japon devleti, İmparator'un Tanrı olarak bilinmesinin, Japonya'nın ulusal çıkarları açısından gerekli olduğu düşüncesine varmıştı ve Japonya'nın aydınları da kendilerini her şeyden önce devletlerinin destekçisi olmakla yükümlü sayıyorlardı.
İmparator'un 'tanrı' olması bize abartılı görünebilir. Ama biz de Abdülhamid'den (öncesini saymayalım şimdilik) Dünya Savaşı sonuna kadar 'Halife' tarafından yönetilmiş bir devletin küllerinden doğduk ve bu yeni doğuma katkıda bulunan kişiye mecazi olarak her türlü kutsallığı atfeden bir dille konuşmaktan hiçbir zaman huzursuzluk duymadık. Yalnız 'O' değil, 'devlet' veya 'millet' derken de, bu 'kutsal' sıfatını elden bırakmadık. Bırakmadığımız gibi, bu dili kullanmayanlara hep kötü baktık, onların vatanperverliğinden kuşku duyduk. Bizim 'mitoloji'mizde bir Amaterasu olsaydı, onunla neler yapardık, düşünmeye değer.