'Devlete düşman' olmak (2)

Dünkü yazıda, günün yeni 'buluş' ve modalarından, 'devlet düşmanı aydınlar' söyleminden söz ediyordum.

Dünkü yazıda, günün yeni 'buluş' ve modalarından, 'devlet düşmanı aydınlar' söyleminden söz ediyordum. 'Devlet dostu' olmak gibi bir eğilimim hiç olmadı, 'kerim devlet' gibi kavramlara da hiç yakınlık duymadım, ama 'Devlet kötüdür, dolayısıyla ortadan kaldırılmalıdır' tezini benimseyen Marksist çizgilere de 'mensup' değilim.
Bu tabii genel ve teorik denebilecek bir şey. Herhangi bir somut devletle değil, genel 'devlet' kavramıyla ilgili.
Ancak, 'aydın' kavramının söz konusu olduğu bir bağlamda, devlete yakınlık veya uzaklığın bir kategori olarak tartışma içine alınması herhalde yalnız Türkiye'de olabilecek bir şey. 'Aydın' olmak durumu pek çok yer ve zamanda devlete mesafeli olmayı içerir, içermekten öte, gerektirir, ama 'devlete karşı olmak' gibi bir keyfiyet de, kendi başına, bir insanı 'aydın' yapmaz. 'Aydın' olmak, devlet filan gibi kurumlara değil, 'doğru' ile kurulan ilişkiye bağlıdır. Bunun bir düşünsel yanı vardır: öğrenmek, bilmek, bilgiyi bir araya getirmek vb. Bir de kamusal hayata, eyleme ilişkin yanı vardır: bildiğini ve düşündüğünü söylemek ve bu doğrultuda hareket etmek. Zola herhalde çok şey bilen bir insandı ama herhalde onun kadar veya ondan fazla şey bilen insanlar da yaşıyordu onunla aynı yerde ve zamanda. Onların arasından Zola 'j'accuse' diyerek sıyrıldı ve 'aydın' oldu. Daha doğrusu, bütün dünyada 'aydın davranışı' diye bellenecek şeyin öncülerinden ve örneklerinden biri haline geldi.
Türkiye'de birçok kişi, Zola'nın (veya Galileo'nun veya Bruno'nun vb.) hikâyesini biliyor olmanın, 'aydın' olmak için yeterli koşul olduğuna inanır. Aranan nitelik, 'bilgi'dir, okuyup öğrenmişsen, 'aydınlanmış' ve dolayısıyla 'aydın' olmuşsundur. Bu 'mertebe'ye erişmiş biri olarak, şimdi bu 'bilgi'ni kimin hizmetine vereceksin? Elbette ki 'vatan' ve 'millet'in, dolayısıyla ikisinin temsilcisi olan 'devlet'in. James Joyce'un yarattığı kahraman Stephen Dedalus ağzından ilan ettiği 'Size hizmet etmeyeceğim, çünkü ben sanatçı olacağım' anlayışı tabii İrlanda'da dahi aykırıydı, kuraldışıydı, ama bu tavır Türkiye'de yalnız 'kuraldışı' değil, 'hiyanet-i vataniye'dir. Onun için de, bunu bir kitaptan 'bilgi' olarak öğrenenlerimiz dahi, böyle bir şeyi kendileri için içselleştirmeyi akıllarının kenarından geçirmezler.
Soyut kavram olarak 'devlet'e nasıl baktığımı açıkladım, tabii en kısaltılmış, özetlenmiş haliyle. Bu bakış, o kuruma karşı olma 'zorunluluğunu' içermediği gibi, ona yandaş olmayı da gerektirmiyor. Ama onu yaşanan çağın ruhuna uygun biçimde 'evcilleştirme'yi ve 'demokratik'leştirmeyi içeriyor.
Birilerine 'devlet düşmanı' türünden yaftalar yakıştırma ucuzluğuna girişmeden önce, şimdilik o soyut 'devlet' kavramını bir yana bırakalım, hangi somut devlete ve hangi devlet davranışına yandaş olmamızın beklendiğine bakalım.
Bu herhalde Türkiye Cumhuriyeti'nin devleti. Sözgelişi 80'li yıllarda "Türkiye'de 'Kürt' denilen insanlardan yoktur; burada o adla çağrılan insanlar aslında Türk'tür" diyen ve herkese bunu demesini emreden ve aykırı bir şey söyleyenleri hapseden devlettir bu. Ama birilerine göre ('aydın' demeye dilim varmıyor) okumuş yazmış adamların 'birinci vazifesi' devletine yardımcı olmak olduğuna göre, devlet bunu dediğinde benim de elime kalemi alıp dünyada 'Kürt' diye kimsenin olmadığını kanıtlayan (ya da 'Kürt dili' olmadığını kanıtlayan) yazılar yazmam gerekiyor.
Bunun örnekleri saymakla bitmez: "Sümerler aslında 'Türk'tür" demekten 'Konfüçiyüs'ün Türk olmasına kadar, 'devletim'in yanında bulunacağım ve 'aydın' olacağım...
Bu devlet sizlere kutlu olsun. Bense bu demokratikleştirme ve, evet, 'evcilleştirme' misyonuma devam edeceğim.