'Doğru mu, ulusal çıkar mı?'

Bir süredir, 'ulusal çıkar/demokrasi' ya da 'Cumhuriyet/demokrasi' ikilemleri üstüne yazıyorum. 'O mu, öbürü mü?' diye sorarlar genellikle ve soruş tarzından, birinciye sarılıp ikinciyi çöpe atmamız gerektiği anlaşılır.

Bir süredir, 'ulusal çıkar/demokrasi' ya da 'Cumhuriyet/demokrasi' ikilemleri üstüne yazıyorum. 'O mu, öbürü mü?' diye sorarlar genellikle ve soruş tarzından, birinciye sarılıp ikinciyi çöpe atmamız gerektiği anlaşılır. Ama bunların niçin böyle bir 'ikilem', bir 'ya o, ya o' durumuna dönüştürülmesi gerektiğini bir türlü anlayamam. Niçin ikisini bir arada yürütmenin yolunu aramak değildir de, bizim işimiz, demokrasi olmadan yürümek üzere bir bahane icat etmektir?
Ne var ki bu soru son seferinde bana bir TV programında ve Ermeni kıyımı bağlamında soruldu. Burada 'ya o, ya o'nun bir yanı, tamam, 'ulusal çıkar' da, öbür yanı 'demokrasi' değil. 'Ermeni kıyımı olmadı' denince, bu anlayışa göre, 'ulusal çıkar' korunmuş oluyor. Ama 'oldu' denince demokrasi olmuyor. O daha sonraki hikâye ya da bu durumla ilişkisi doğrudan değil, dolaylı. Soru bu bağlamda sorulunca, anlamı şudur: 'Doğru olanı mı söylemeliyiz, yoksa ulusal çıkara uygun olanı mı?'
Ama formül gerektiği gibi ortaya konulunca, çiğnenen, her zaman çiğnemeye alışık olduğumuz için 'Bir kere daha feda etsek ne çıkar?' dediğimiz 'demokrasi' olmuyor, 'doğru' oluyor. Onu çiğnemeye davet etmek ise epey belirgin biçimde ahlaka sığmayan bir iş olduğu için soran böyle soramamış, 'Ulusal çıkar mı, demokrasi mi?' deyivermiş.
Derken, belki çok özgün bir soru sorduğunu da düşünüyordu. Bütün bu banaliteler, dünya tarihi de hiç bilinmediği için, sanki ilk kez oluyormuş gibi ele alınır. Oysa, tabii, bu konuda bir şey söylerken, çok sayıda örnek üzerinde denenmiş ve ölçülmüş bir şey söylüyoruz.
Böyle bir formül karşısında söyleyeceğim şey de, 'demokrasi'li formülde olduğundan farklı bir şey değil. Elbette 'doğru' olanı, doğru olarak bildiğimizi söyleyeceğiz (neyin 'ulusal çıkar' olduğunun nasıl bilindiği konusuna başka yazıda gireyim). Ve elbette, burada da, sorun, bu iki kavramı bir ikilem haline getirmek değil, bunların birbiriyle çelişmeyen şeyler olmasını sağlamaktır.
Bunun tersi, 'ulusal çıkar' dediğimiz şeyin 'yalan' üstüne kurulabileceğini iddia etmektir. Ve zaten o bağlamda böyle bir soruyla sorulmuş olan da budur: 'Ermeni kıyımı diye bir şey olmuş olabilir. Ama olduğunu söylemek bize yarar değil, zarar getirir. O halde niçin olduğunu söylüyorsunuz? Bu, ihanet değil mi?' Konuyu 'biz bize' tartışmaya açtığımızda, en çok söylenecek sözün bu olduğunu biliyorum, çünkü benim en çok işittiğim söz bu (tabii 'militanca' konuya atılanları değil, 'kanaat belirten' sıradan vatandaşları kastediyorum). Böyle bir pragmatizm, uzun boylu bir kamuflaj ihtiyacı duymayan böyle bir yararcılık, okul eğitiminden, aile eğitiminden, medya vb. yayınına karar her türlü ideolojik yeniden-üretimin içinde yer aldığı ölçüde, toplumda da çok yaygın.
Şimdi bu durumda yeniden Galileo'lara, Dreyfus'ü savunan Zola'lara gelmeyelim. Bu çarpık ahlakı savunan ve yayanlar bile bu örnekleri biliyor, ama zaten ciddiye almıyorlar. Onun için de 'Zola şöyle dedi', 'Zola böyle dedi' denilmesiyle ikna olacak değiller.
Ama eğer ille 'yarar'dan gideceksek, 'Hayır, yararlı da değil' demek gerekiyor. Gene 'pragmatik' olarak, diyebiliriz ki, "Yararı yok, çünkü inandırma imkânınız yok. Siz bilmeyebilirsiniz ama bugüne kadar üretilmiş tonla malzemeden sonra kimseyi inandıramazsınız. O zaman da söyledikleriniz çok fena teper, 'ulusal çıkar'ınız çok daha kötü zedelenir." Devam edeceğiz.