Dünyada Türkiye

Dünyada en fazla etki yaratabilecek güçteki 'tek ülke' olan Amerika'nın, başına taç ettiği zihniyet dolayısıyla dünyada barış ve istikrarı en fazla tehlikeye sokan etken olduğuna iki gündür değiniyorum.

Dünyada en fazla etki yaratabilecek güçteki 'tek ülke' olan Amerika'nın, başına taç ettiği zihniyet dolayısıyla dünyada barış ve istikrarı en fazla tehlikeye sokan etken olduğuna iki gündür değiniyorum.
Ama 2005 yılına bunları bir yana bırakıp yalnız Türkiye'den baktığımızda görünen manzara -beklenmedik gelişmeler olmayacaksa- hiç de kötü değil. Çünkü AKP'nin hükümet olmasından itibaren başlattığı Avrupa atağı 2004'ün son günlerinde varabileceği olumlu noktaya vardı ve çok önemli bir dönemeç dönülmüş, yeni bir yola girilmiş oldu.
Bu elbette artık her şeyin günlük güneşlik olacağı anlamına gelmiyor.
Ama azımsanmayacak bir mesafe alındığı da ortada.
Avrupa sağı ile Türkiye sağının kendiliğinden ittifakı ve strateji ortaklığı sürüyor. İkisi de 'Türkiye'yi Avrupa'da görmek istememek' noktasında buluşuyor. Türkiye sağı, 17 Aralık'ta varılan sonucun bir başarı değil, bir hezimet olduğu taktiğinden giderek, önümüzdeki dönemin muhalefet çizgisini oluşturuyor. Ama aynı zamanda Kıbrıs'taki garabetten de sonuna kadar yararlanmaya hazırlandığı anlaşılıyor. Burada da 'çözüm istemeyenler' koalisyonu faaliyette: Bir tarafta Denktaş, öbür tarafta Papadopulos, ellerinden geleni yapıyorlar. Denktaş, gerilla savaşına
benzer bir eyleme geçeceğini dahi duyurdu. Bu savaşın cereyan edeceği arazi herhalde Kıbrıs adasından çok Türkiye Cumhuriyeti medyası olacaktır. Ama laf büyük ve buna henüz Türkiye'den verilmiş bir cevap da yok.
Belli ki bu 'ulusalcı' cephe bu halka AB sürecini rahat yaşatmayacak. Avrupa hakkında, dünya hakkında bu 'disiniformation', bu 'ajitasyon' devam edecek; Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu veya 'şeriatçılık/irtica' tehdidi istismar edilecek; herhalde gene birileri 'Müdahale edelim mi?' toplantıları yapacak; belki bazılarından 'Edelim' kararı da çıkacak.
Ama etkili bir şekilde 'edebileceklerini' sanmıyorum. Ederlerse zaten niçin yanıldığımı düşünecek fazla vaktim olmaz, ama gene olağandışı gelişmeler olmadıkça, bu seyrin ciddi bir kesintiye uğraması muhtemel görünmüyor.
Kesintiye uğraması muhtemel olmayan bu yolun da kendine özgü güçlükleri yok değil. 'Değişmek' kolay kolay yaşanan bir şey değildir. Bu toplumun şu anda karşısına çıkan 'değişim' projesi de birkaç ayrıntıda kalan bir şey değil, pek çok alışkanlığın terk edilmesini içeriyor. 120, 150 bin kişinin öldüğü bir olayda, orada bulunan iki Türk futbolcusu hakkında konuşmayı kısa kesip öteki 149 bin 998 kişi hakkında da bir an düşünmeyi öğrenmek gibi; 11 Eylül olayı gerçekleştiğinde söyleyecek 'Biz haklıydık' dışında bir söz bulmak gibi ciddi dönüşümler gerektiriyor.
Ama verilmiş bir karar ve seçilmiş bir yol, kendi insanlarını yaratır. Buna yatkın olmayanlar neredeyse doğal sayılacak bir süreç içinde elenirken, o ana kadar adı sanı bilinmeyen başkaları ön plana
gelir. Türkiye bu, genel çizgileriyle, bulunduğu yerde olmayı hak etmeyenlerin, yavaş yavaş silinerek, konumlarını hak edenlere bırakması anlamına da gelecektir. Kopan kıyametin önemli bir kısmının nedeni zaten bu.
Dolayısıyla şu konjonktürde dünyadaki birçok olumsuz gelişmeye karşılık, Türkiye'nin kum saati tersine döndü gibime geliyor. 2005, olumlu bir başlangıcın başlangıç yılı gibi görünüyor.