'Dünyaya hâkim olmak'

Geçenlerde sokakta bir tabela ya da afiş, tam ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, gözüme çarptı. "Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur" diye bir cümle.

Geçenlerde sokakta bir tabela ya da afiş, tam ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, gözüme çarptı. "Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur" diye bir cümle. Altında imza olarak da Deniz Ticaret Odası'nı gördüğümü hatırlıyorum.
Bir açıdan baktığınızda çok normal bir durum olduğunu söyleyebilirsiniz: Deniz ticaretiyle ilgili mesleki bir kuruluş bizlere denizlerin önemini anlatıyor.
Ama bana hiç normal gelmedi. 'Normal' gelmeyen, 'hâkimiyet' kısmı. Ticaretin neyse, neyi gerektiriyorsa, buyur, yap. Niçin ille bir şeylere 'hâkim olmak' gerekiyor -hele 'dünyaya?'
Konu gerçekten 'ticaret'se, buna uygun slogan zamanında söylenmiş: 'laissez faire, laissez passer!' Herkes yapacak, sen de yapacaksın; herkes, sen dahil, kazanabildiğini kazanacak. Bunun içine 'hâkimiyet' diye bir şey karıştırmaya başladığın anda ticareti 'ticaret' olarak düşünmekten uzaklaştın demektir. Bu doğrudan doğruya 'askeri' bir düşünce biçimi; son analizde 'askeri' olan bir özlemi, belki bir niyeti dile getiriyor.
Böyle bir zihniyet, militarist bir kültürün ürünü olabilir ancak. 'Militarizm' askerliğe önem vermek değildir; askerliğe herkes önem verir, önem vermek zorundadır. Militarizm, askerlikle ilgili olmayan konuları da 'askeri bir mantık'la düşünme eğilimidir. Son analizde 'askerliğe özgü' diyebileceğimiz değerleri, hayatın bütününe özgü değerler haline getirmektir. Deniz Ticaret Odası'nın 'deniz ticareti' derken 'dünyaya hâkim olma' gibi bir nosyona sıçrayıvermesi de bu dediğimin çok iyi bir örneğidir.
Bu bir zihni alışkanlık, zihni 'altyapı' gibi bir şey. "Kapı orada, pencere burada. Ağaç yeşil, gök mavi" derken, sanki bütün bunların üzerinde söylendiği zemin. Çünkü sonunda bütün bu olgular, bizim dünyaya hâkim olmamızı sağlayacak bir biçimde sıralanmak durumunda.
Böyle bir 'düşünsel altyapı' olduğunu söylediğimiz zaman da konu, bir tarihte bir meslek örgütünün aklına esip duvara asıverdiği bir söz olmaktan çıkıyor. Çok daha köklü, çok daha yaygın bir şey oluyor: doğrudan doğruya, hayatla ilişki kurmanın temeli haline geliyor. İlişkiyi bu biçimiyle kurmanın Türkiye'ye ve Türklere özgü bir özellik olduğunu söylemek yanlış olur. Bugün 'dünyaya hâkim olma' özleminin 'dünyaya hâkim' olduğunu kanıtlamak için fazla emek harcamaya gerek yok. Onun için, bu anlayış, dünyanın sorunu ve bence en önemli sorunu. Bu böyle olmakla birlikte, bu özlem, bizim genel kültürümüzde her an her yerde su yüzüne vuran bir şeydir. Eğitim sistemimizde, her şeyimizde içkindir. Ders kitaplarımız, örneğin, bunu kamufle etmeye değil, tersine vurgulamaya çalışır. Onun için de burada bu konuda bir duyarlılık oluşturulması özellikle önem taşıyor.
Biz de bütün dünya da, 'dünyaya hâkim olma' emelleri beslemeden yaşamanın yollarını bulmak için yormalıyız kafamızı. Bunları bulmanın çok zor bir şey olduğunu da sanmıyorum. Herkesin 'hegemonya' peşinde koştuğu bir dünyada hiçbir zaman barış olamayacağının bilincine varmak, bunun ilk adımı ve galiba en önemli adımı.