'Eloğluna' güvenilir mi?

Son günlerde gazeteler en 'mutena' köşelerini, Silahlı Kuvvetler'den </br>gelen ve gelmesi beklenen haberler için 'rezerve' etmiş durumdalar.

Son günlerde gazeteler en 'mutena' köşelerini, Silahlı Kuvvetler'den
gelen ve gelmesi beklenen haberler için 'rezerve' etmiş durumdalar. 'Basın olayı yaratmak' denilen şey buysa, 'genç subaylar' haberi bu olayı yarattı herhalde. Ama ona varıncaya kadar, zaten bu anlamda olgunlaşmış bir ortam her zaman var.
Ve bütün bu haberler, dün de değindiğim çelişkileri taşımaya devam ediyor. Genelkurmay İkinci Başkanı, Türkiye'nin AB'ye girmesinin bir zorunluluk olduğunu söylüyor. Sonra, bu sabah (cumartesi) Harp Akademileri'nde yapılan 'küreselleşme' üstüne sempozyumun haberini ve değerlendirmesini Radikal'de (İsmet Berkan'ın ve Murat Yetkin'in yazılarında) okuyoruz; sempozyumun tamamen Üçüncü Dünyacı bir görüş birliği doğrultusunda düzenlendiğini ve 'karşı' fikre hiçbir yer verilmediğini yazıyorlar.
Bundan bir-iki gün önce, ilkin, Tuncer Kılınç'ın doldurduğu Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'nden geldiği söylenen, sonra, Genelkurmay'ın da katıldığı belirtilen 'beş itiraz' gündeme gelmişti. Bunlardan biri üstünde birkaç şey söylemek istiyorum: Küreselleşme ve Üçüncü Dünyacılık arasındaki tavır farkının bir simgesi olabileceğini düşündüğüm için. Bu, 'seçimlerde gözlemci bulundurma' konusu. medyadan izlediğim kadarıyla söyleyeceğim, ama benim söylemek istediğim şey zaten bilginin bundan daha derinini içermiyor.
Bizim burada seçim yapılırken yurtdışından 'uluslararası' nitelikte görev almış birilerinin gelip gözlemcilik yapmasına itiraz ediliyor. İtiraza itiraz edenler de, 'Bunda ne var? Benzer durumlarda biz de başka ülkelere gözlemci gönderiyoruz' diyorlar ve bu örneklerin listesini veriyorlar.
İtirazın gerekçesi belli: 'İçişlerimize müdahale/milli egemenliğe müdahale.' Tabii bununla, 'Biz seçimleri istediğimiz gibi sonuçlandırırız; buna kimse karışamaz' diye bir şey kastedilmiyor. Zaten çok uzun bir zamandır Türkiye'de buna benzer, yukarıdan gelme bir sandık hilesi olmadı. Burada daha çok, 'Gözlemci göndermek bir güvensizliktir. Biz bu güvensizliği hak etmedik. Onun için de böyle bir şey kabul etmeyiz' gibi bir tavır var. Bunun içinde yatan bir kanı, bizim de gözlemci gönderdiğimiz
o örneklerde, duyulan şüphenin yerinde olduğu kanısıdır, sanıyorum. Onun için de, 'Biz de falan yere göndermiştik' argümanı geçersiz sayılıyor.
Oysa bu sorunun kökü öyle ampirik olgular üstüne konuşmakla erişemeyeceğimiz bir derinlikte yatıyor, çünkü bu önemli bir ilke sorunu. Genel küreselleşme atmosferinde, çeşitli bölgelerde şu ya da bu derecelerde
gerçekleşen 'ulus-aşırı' birleşmeler, entegrasyon girişimleri var. Bunların kaçınılmaz ortak paydası, 'egemenlik' denilen şeyin de yeni çağın gereklerine göre paylaşılması. Bu olmayınca, o tür birleşmeler, entegrasyonlar da mümkün değil. İlke olarak 'karşılıklı denetleme'yi benimseyeceksiniz. Bunu kimse size karşı yapmıyor. Bu, içine girmek istediğiniz toplumsal örgütlenme tipinin, kendi yapısı sonucu ortaya çıkan ve herkesi kapsayan bir gerek.
Ama siz bütün dünyaya hâlâ ve ısrarla 'Üçüncü Dünyacı' diye adı çıkan (aslında bu da çok uygun değil, çünkü Üçüncü Dünyacılık da son analizde bir çeşit 'enternasyonalizm' girişimidir) o tavır çerçevesinde bakmaya devam ediyorsanız, 'fiziksel birleşme'den, 'kimyasal birleşme'nin mantığına gelemezsiniz.
Bu tür bir entegrasyon girişiminde, sorunlarını birlikte çözmeye karar vermiş ortaklar var.
Bunun da gerektirdiği bir 'biz' anlayışı var. Bu entegrasyonu meydana getirenler, eskiden olduğu gibi 'ben' ve 'benim kendi çıkarlarım' için her an, her konuda pazarlık etmek zorunda olduğum 'ötekiler' değil artık. Sahici bir 'biz'!
Bütün dünyada, bu dediğime karşıt, geçen zamanla kemikleşmiş alışkanlıklar var. Dolayısıyla Avrupa Birliği gibi bir entegrasyon girişiminde bile o karşıt tavırlar çeşitli düzeylerde kendini gösterebiliyor.
Ama sanırım Türkiye'de bizim verili kültürümüz içinde bu yönde bir fikri hazırlık, bir entelektüel birikim, asgari düzeyde kalıyor. Öyle ki, bunun sorumlusunun bildik 'milliyetçilik' olduğunu bile söylemek zor. Türk'ün İtalyan'a güvenmesinden önce, Çankırılı Uşaklıya güveniyor mu ya da aynı apartmanda oturan iki kiracı birbirine güveniyor mu?