Emniyet Müdürü

Emniyet Müdürü Cerrah'ın konuşması basında fazlasıyla eleştirildi ancak bu konuşmanın Türkiye'deki faşizan stratejiyle bağlantısı vurgulanmadı.

Emniyet Müdürü'nün konuşması (ve Başbakan'ın onu destekleyen konuşmaları) şimdi epey geride kaldı. Benim yazı günüm gelinceye kadar birçok kişi bu konuşmalara cevap verdi. Ama, sık sık söylenmişleri tekrarlama pahasına da olsa, bu konu üstüne birkaç şey söylemek istiyorum.
Basının tepkileri de bana bir hayli 'mesleki' geldi: adam basına bir tarizde bulunmuş, haksız bir şey söylemiş, bunun haksız olduğu belirtiliyor
ve adama da haddini bilmesi gerektiği hatırlatılıyor. Bunlar doğru ve gerekli, ama müdürün bu şekilde konuşabilmesinin (ve günün başbakanı tarafından onaylanmasının), Türkiye'nin yapısı ve bu ülkede demokrasinin encamı açısından -yeterince- ele alınmadığı kanısındayım.
Birilerinin kendi başarısızlıklarını örtmek için başkalarına suç yükleme alışkanlığından söz edildi. Bu gelenek içinde polisin mümtaz yerine de değinildi. Ama müdürün, Basın Yasası'nda (Başbakan'a hitaben) değişiklik talebinde bulunmasının, bugün Türkiye'de var olan faşizan stratejiyle bağlantısı vurgulanmadı.
Türkiye kurulduğundan beri muhtaç olduğu demokratik yapıya kavuşmak için çabalıyor ve bunu ancak 'Avrupa Birliği'ne girme' kamuflajı ya da bahanesiyle meşrulaştırabiliyor. Demokratikleşmenin ilk ve zorunlu adımı, bu koşullarda, antidemokratik yasaları tasfiye etmek ve yerlerine (hiç değilse görece demokratik) yenilerini koymak. Bu yapılıyor, ama faşizan cephenin sürekli itirazları, karşı-propagandası sık sık da fiili baltalama eylemleriyle birlikte...
Bu ortamda bomba patlıyor ve tabii 'huzur ve güven' cephesi, Bush'un Amerikası'nda da olduğu gibi, 'Bize demokrasi ve özgürlük değil, güven ve istikrar gerek' diye ayaklanıyor.
Bu ortamda Emniyet Müdürü cenazede konuşuyor, basını ölenlerin sorumlusu olarak gösteriyor. Örneğin o anlarda yanında duran kadın polisin suratındaki ifadeye dikkat edin... O nefrete... 'Bizim de günümüz gelir' mesajına. Çevrede ağlamakta olanlar hemen hıçkırıklarını yoğunlaştırıyorlar. Derken Müdür, Başbakan'a hitap ederek 'Basın Kanunu' hakkında görüşlerini dile getiriyor.
'Emniyet müdürüdür, alışılmış iş, yapar' deyip geçmeyin. Bu ülkede emniyet müdürleri büyüyüp Mehmet Ağar oluyorlar.
Mehmet Ağar daha sinagogdan başlayarak bu 'dumanlı' ortamda arz-ı endam eyledi ve uzmanlığının birikimini konuşturarak polisin eleştirilmemesi, engellenmemesi gereği üzerine demeçler vermeye girişti.
Bir rastlantıya daha dikkat çekmek gerekiyor: Emniyet Müdürü'nün tarihi konuşmasını yaptığı gün, bir TV kanalı, oldukça rastlantısal bir biçimde kameraya takılmış bir sahne çekiyordu: bombayla, siyasetle ilgisi olmayan bir olay. Belki küçük çapta mafya bağlantıları olan bir sokak kabadayısının bir polis ekibi tarafından yerlerde çiğnenerek ve ağzı burnu kanatılarak dövülmesi. Mehmet Ağar'ın serbest kalması için ısrar ettiği 'polis eli'nin (ve 'ayağı'nın) bu serbestlik ortamında nelere kadir olduğunu gösteren bir sahne.
Bunun kadar ürkütücü olan, polislerin kamerayı tespit ettikleri andı. O kameramanın oradan -bu görüntülerle birlikte- nasıl kaçtığını TV kanalı bize anlatmadı; ama doğrusu çok merak ediyorum.
Bu küçük 'asayiş' ve 'zabıta' görevini yapan, eli serbest Türk polisi o filmde besbelli ve aşikâr. Basını teröre destek vermekle suçlayan Müdür ve iş arkadaşlarının (ve onları destekleyen Başbakan'ın) bu 'vazifeşinas' polisler hakkında ne yapacağı da, merak ettiğim ikinci konu. Mehmet Ağar'ın tavsiyesine mi uyacaklar, yoksa medeni dünyanın benzer durumlarda yaptığı şeyleri mi yapacaklar? Tabii, 'medeni dünya' derken, Amerika polisinin dillere destan davranış biçimini örnek almak da mümkün.
Neyse, burada, şimdilik vurgulamak istediğim, Emniyet Müdürü'nün bu tarihi konuşmasının, muhtemelen bir parçası olmadığı faşizan 'huzur ve
güven cephesi'nin, İstanbul'daki bombaları fırsat bilerek, otoriter/ totaliter yasal yapıyı koruma ve kaybedilenleri geri alma (hani, 'idam cezası'nı geri getirme gibi) yolunda kampanya açtığı; gazete yazıları veya TV konuşmalarıyla, bomba şüphesini El Kaide'den PKK'ya çekmeye çalıştığı (çünkü bu bizim otoriteleşmemiz için daha makul sebep) ortama denk gelmesinin anlamı ve önemi. Gene bu günlerde, CHP 'sol' muhalefetinin yeni orkestra şefi Onur Öymen, MGK'nın işlevsiz bırakılmasının sakıncalarını Türkiye kamuoyuna açıklıyor.
Ve Başbakan, müdürüne sahip çıkıyor.