Ercan Arıklı ve trafik

Ercan Arıklı'nın pisi pisine, hazmedilmesi zor ölümünden sonra çeşitli yerlerde hakkında yazılanlara bakıyorum ve tahmin ettiğim gibi, sevilen bir insan için duyulan içten üzüntüyü görüyorum.

Ercan Arıklı'nın pisi pisine, hazmedilmesi zor ölümünden sonra çeşitli yerlerde hakkında yazılanlara bakıyorum ve tahmin ettiğim gibi, sevilen bir insan için duyulan içten üzüntüyü görüyorum. Çok eskiden beri tanışmakla birlikte (ABC'den) yakın arkadaş olmadık, birlikte bir yemek yemedik, sanırım bir içki bile içmedik. Ama seyrek görüşmelerimiz hep dostça, güler yüzle geçti. 'Ercan Arıklı' adını duymak, bende hep iyi çağrışımlar uyandırdı. Yayıncılık anlayışımız herhalde epey farklıydı, ama olacak elbette. Sonuçta paylaştığımız değerlerin daha fazla olduğuna inandığım bir insandı Ercan Arıklı.
Ama bu yazıyı Ercan üstüne konuşmak için yazmıyorum. Ne zamandır aklımda olan bir tema var; zaman zaman yazdığım, günlük hayat kültürü denemelerine konu olabilecek bir tema. Sonunda bunu, Ercan Arıklı'nın bir otobüs altında kalması gibi bir 'vesile' dolayısıyla yazıyor olmak da başlı başına kahredici bir durum.
Genel olarak 'motorlu trafik', özel olarak da 'yaya geçidi' denen şey ne zamandır aklımdaydı. Aklımda nasıl olmasın ki, sokağa çıkacak olduğunuz her seferinde zaten bir şekilde aklınıza getiriyorlar.
Türkiye'de, hele İstanbul'da, 'yaya geçidi' ne demek? Hani şu caddeye beyaz yağlıboya ile boyadıkları paralel çizgiler? Adının anlattığı gibi yayaların geçmesi için seçilmiş yerleri mi gösteriyor bu çizgiler? Sanmıyorum. Olsa olsa, caddeden giden bir motorlu taşıt yoksa geçebilecekleri yeri gösteriyordur. Ama böyleyse bu da anlamsız, çünkü o zaman her yerden geçebilirsiniz.
Yerde o çizgiler var diye yavaşlamayı ve yol vermeyi alışkanlık -refleks olmalı- haline getirmiş sürücü daha görmedim. Ancak, var olan alışkanlıklar çerçevesinde, ortaya atlayıp avantaj kazanmayı başarmış bir yaya varsa, yavaşlamak zorunda kalırlar. Ama böyle olacaksa gene o beyaz çizgilere gerek yok. Sokak savaşının bu türlüsü herhangi bir noktada verilebilir.
Bu durumda o beyaz çizgileri hiç çizmemek daha bir akıl kârı. O çizgileri görmek bir yaya olarak bana, 'İşte buradan karşıya geçebilirim' yanılsamasını veriyor, ama eli muhtemelen direksiyonda, ayağı mutlaka gazda seğirten sürücüye herhangi bir şey vermiyorsa, birileri beni Roma'da, Colisseum'da aslan önüne
atılan Hıristiyan müminler gibi, arabanın önüne atıyor demektir.
Niye böyle oluyor? Bunun cevabı, bence, bütün bir toplum olarak başta otomobil, motorlu taşıtlara duyduğumuz, tapınma ölçülerine varan saygı. Otomobiline girip oturan kişi, bu toplumun insan onurunu ezen bütün kurumlarına karşı, geçici de olsa, bir özgürlük alanı yakalamış
oluyor. Bir üstünlük kazanıyor, geri kalan hayata karşı. 'Tutmayın beni' havasında, yaylanıyor. 'Sınıf atlamışlık' psikolojisi içinde, bu üstünlüğünü ilkin ve öncelikle 'yaya' denilen o aşağılık mahluka kanıtlamak ve tattırmak istiyor.
Bir de hız var tabii. Bu evrensel bir iksir, evrensel bir özlem. O aletleri hızlı gitmek için yapıyorlar, öyleyse hızlı gideceksin.
Bizim 'trafikçi' anlayışı da bunlara göre belirleniyor. İdeali motorlu trafiği hiç durmadan, kavşakta falan bekletmeden akıtmak! Arabalarla yayalar, 'ayrı dünyaların insanları' olarak, birbirinden ayrılmalı. 'Üst geçit' denen, başka yerde benzerini görmediğim, sıkıyönetim zamanlarında daha da kurumlaşan o çirkin nesneler bunun en iyi kanıtı.
'Çözüm' buysa, kentleri iki katlı yapmak gerek: birinde yayalar dolaşacak, birinde arabalar. Hatta üç katlı: bir de altgeçitler sistemi kurarak.
Yeşil ışık yandığı anda kornasına basanların, durdurulduğu zaman önündekinin üstünden sıçramaya hazırlanır gibi eşinenlerin yarattığı bu trafik fecaati, toplumun nasıl bir bireyci anlayışa göre yetişmeye başladığının ürkütücü göstergesi. 'Otomobil' de bu vahşi bireyciliğin en yetkin simgesi.