Ernest Gellner'i anarak

Ernest Gellner, Çekoslovakya'da doğmuş bir Yahudi'ydi. Alman işgalinde aile İngiltere'ye göçmüştü.

Ernest Gellner, Çekoslovakya'da doğmuş bir Yahudi'ydi. Alman işgalinde aile İngiltere'ye göçmüştü. Daha sonra Gellner, Oxford'dan mezun oldu; LSE'de Malinowski'den ders aldı. Cambridge'de ders vermeye başladı.
Oxford'da felsefe okumuştu. Bu ilgisi devam etti; dil felsefesi akımıyla epey kavga etti. Ama aynı zamanda antropolojiye yöneldi. Daha sonra millet ve milliyetçilik konularına el attı.
Yugoslavya'daki çatışma başlamak üzereyken, 1990'da Belgrad'da bir toplantıda tanışmıştık. Fikirleriyle hemfikir olmanın yanı sıra bir insan olarak da sevmiştim onu. Üç yıl sonra Boston'da bir sempozyumda yeniden karşılaştık. Bundan sonra da göremedim. Dört-beş yıl oluyor herhalde, öldüğünü öğrendim.
Şu sıralarda bir kitabını okuyorum.
Ady Encouters with Nationalism. 'Milliyetçilikle Karşılaşmalar' diye çevirebiliriz herhalde. Genel olarak milliyetçilik teması üstüne, ama değişik tarihlerde, değişik durular üstüne yazdığı makaleleri (veya bazı seminer konuşmalarını) bir araya getirmiş ve 1994'te Blackwell'den yayımlamış.
Yazılardan birinin başlığı 'Kemalizm'. Yıllarca Türkiye'de çalışan Paul Stirling'e adanan ve 1994'te yayımlanan When History Accelerates adlı kitapta çıkmış bu yazı ilkin. Ama onu okurken Gellner'in altmışlarda bir Türkiye ziyareti olduğunu öğrenmiş oldum.
Gellner'in bu yazı veya bölümde söylediklerini özetleyerek aktarmak istiyorum. Yirminci yüzyılın sonunun önemli toplumsal düşünürlerinden biriydi. Onun için, sık sık bir 'uzman' olmadığını söylese de, Türkiye ve Kemalizm hakkında söylediklerinin burada da bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bunun yanında, çok zaman benim düşündüklerimi dile getirdiğini hissettiğim için de buna önem veriyorum.
Gellner, Batı'daki yaygın inancın (yani Asya'da demokrasi olamayacağı) tersinme, Japonya, Hindistan ve Türkiye'de demokrasi olduğunu söyleyerek giriyor yazıya. Yıllar önce ben de bunu vurgulamıştım (Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek, 1989). Asya'nın azgelişmişliği içinde Hindistan ve Türkiye'nin (Japonya ayrı kategori), 'kaplan' denilen 'ekonomik' mucizelerden de farklı olarak, demokratik olabildikleri ölçüde, dünyanın 'ileri sınai-demokratik' toplumların arasına katılmaya aday ülkeler arasında olduğu temel tezinden hareketle yazmıştım o kitabı. Güney Amerika'dan birkaç, Afrika'dan belki bir-iki ülkeyle birlikte...
Gellner, saydığı üç ülke arasında Türkiye'deki 'demokratik' rejimin en zayıf olduğu gerçeğini tabii görüyor. Ama buna karşılık, benim gözümden kaçan bir keyfiyeti tespit ediyor: Demokrasiyi, son analizde, Hindistan'da, Britanya, Japonya'da ise ABD kurdu. Dünyanın en zengin demokratik birikimi olan iki ülkesi, anayasaları, kurumları, özellikle işin maddi-kurumsal yanını tamamlayıp gittiler. Oysa Türkiye'nin demokrasisinde böyle bir 'dış yardım' söz konusu olmadı.
Evet, bu doğru.
Bizimki çok daha fazla aksıyor. Ama aksamanın nedeni, bu ilk hazırlıksızlık ve başlangıçtaki bu 'dezavantaj' aslında. Süreç, bütün aksamalarına rağmen, ana hedeften sapmadan yürüyebilirse, tırnak içinde yazdığım 'dezavantaj' da böyle olmaktan çıkacak ve en büyük 'avantaj' haline gelecektir.
Gellner, bu temel perspektiften yola çıkınca, Kemalizm'i, bir ülkeyi böyle bir rotaya oturtan ideoloji olarak, o ülkerin başına gelecek en büyük nimet şeklinde yorumluyor. Türkiye hakkındaki bilgisi de, yazdığı bütün konular arasında en eksik olanı. Buralarda aramızda zaman zaman önemli denecek görüş ya da değerlendirme farkları olmakla birlikte, temel konularda anlaştığımızı sanıyorum. Devam edeceğim bu temaya.