Eşikte

Radikal'in 14 Haziran (Cumartesi) tarihli sayısında Murat Yetkin memleketin temel sorununu özetliyordu: "Milli Güvenlik Kurulu Genel...

Radikal'in 14 Haziran (Cumartesi) tarihli sayısında Murat Yetkin memleketin temel sorununu özetliyordu: "Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve kuruluş yasasının değiştirilmesi ve Silahlı Kuvvetler bütçesinin hükümet tarafından hazırlanması gündemde."
Yalnız bu iki konunun 'temel sorun' olduğunu söylemiyorum. Temel sorun, bu iki konunun da bağlı olduğu ana konu, yani Türkiye'nin sosyopolitik yapısında Silahlı Kuvvetler'in tuttuğu yer.
'Tuttuğu yer' derken, belki bir ayrım daha yapmak gerekir diye düşünüyorum. Bütün yakın tarih boyunca askerlerin belirleyici bir rol oynadığını hepimiz biliyoruz. Türkiye'de siyasete ilişkin her söylemde ordunun önemi vurgulanır, övgüler ve teşekkürler sunulur. Bu hep böyle olmuştur. Ama 12 Eylül'den bu yana, Anayasa ve başka yasalarla toplumun genel yapısı içinde Silahlı Kuvvetler'e özel bir yer verilmiştir. Ben daha çok bu ikinci kâğıt üstünde resmileşmiş ve yapısallaşmış 'yer'den söz ediyorum.
12 Eylül müdahalesini yapan zihniyetin demokrasiyle herhangi bir ilgisi olmadığını biliyoruz. Zaten kendileri de, sözgelişi 'demokratik' bir anayasa yaptıklarını filan iddia etmediler. "Devleti bireylere karşı koruyan bir anayasa yapıyoruz" dediler. Bunun anlamı da, herhangi bir tartışmaya ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıktı zaten.
12 Eylül zihniyeti, 'Bu ülkede bir daha askeri darbe olmasın' özlemini kendi anlayışı çerçevesinde, yeni anayasanın getirdiği kurumlarla çözdü. Çözümün somut kurumu Milli Güvenlik Kurulu'dur. Felsefe, özetle şu felsefedir: 'Asker yönetimi sivillere bırakınca, siviller ne yapıyor, ediyor ülkenin altını üstüne getiriyor, yeni bir darbe gerekli oluyor. Şu halde askerin yönetimi sivillere bırakmadığı bir sistem yaratalım ki, yeniden böyle karışıklıklar yaşanmasın, yeni darbe de olmasın.'
Anayasa böyle düzenlendi, bu kurumlar kuruldu ve ülkenin bütün gidişatı bu anlayışa göre biçimlendirildi. Onun için YÖK'te, RTÜK'te, akla gelecek her yerde asker üye var ve onun için MGK Genel Sekreterliği kimsenin bilmediği bir örgütlenme şemasına göre devlet içinde devlet olarak çalışıyor.
O dönemde Türkiye'de bu sisteme itiraz edebilir durumda pek kimse yoktu. Demokrasi geleceğimizin 'zengin'liğinden ötürü, bunun nasıl bir felaket olduğunu anlayacak da yoktu. Zaten dehşetengiz bir onayla Anayasa kabul edildi, geçti.
Dünyada da Soğuk Savaş yürürlükteydi. Kimsenin bizden 'demokrat' olmamızı beklediği yoktu; askeri müttefiktik, öyleyse askerimizin eli serbest olmalıydı. Eh, bu Anayasa da bunu yapıyordu. Komünizmi de ezmişti, yönetim. 'Bizim çocuklar'dan bu kadarı beklenir, fazlasını istemek insafsızlık olurdu.
Avrupa biraz eleştirdi. Evren biraz Avrupa düşmanlığı yaptı. Ama kimse fazla ileri gitmedi.
Derken, dünya değişiverdi.
Soğuk Savaş bitti.
Türkiye, içgüdüleriyle, bu yeni durumun kendisi için parlak bir gelecek hazırlamadığını hissetti.
Zaten çok geçmeden, içine doğan duygunun doğruluğu belli olmaya başladı.
Soğuk Savaş'ın tehditkâr atmosferi dağılırken, bu arada eski Sovyetik toplumlar kendilerini Batı ile birleştirecek liberal-demokratik değişimi gerçekleştirirken, Türkiye'nin hiçbir demokratik anlayışa, kurala veya değere uymayan yapısı, kendiliğinden, durumu sergiliyor ve açıklıyordu.
Durum gene aynı durum. Dünya değişiyor. Bush'un ve 11 Eylül'ün yarattığı bazı umutlara rağmen Soğuk Savaş benzeri bir ortama dönüş ihtimali epey düşük.
Yürünmesi gereken yön aslında belli. 'Yürüme' eylemine geçmek için yapılması gereken hazırlık da belli. Ama bunun yapılıp yapılmayacağı ve yürünüp yürünmeyeceği belli değil.