Esirgenenler

Malatya'da bir Çocuk Esirgeme Yurdu'nda Türk işi esirgenmekte olan çocuklarla bakıcıların gizli kamerayla filmleri çekildi.

Malatya'da bir Çocuk Esirgeme Yurdu'nda Türk işi esirgenmekte olan çocuklarla bakıcıların gizli kamerayla filmleri çekildi. Birkaç gündür her şeyden çok bunu konuşuyoruz. Çekilen görüntülere bakınca, bunun böyle olması gerektiğini anlıyoruz zaten. Kafaları tokuşturulan çocuklar, bir western filminde tabanca çekilmesini andıran bir hareketle çekilen terlik (dayak aracı olarak), hepsi, yeterince göz doldurucu sahneler.
'Konsantre dayak' sahneleri doğal olarak korkunç ve çarpıcı olurlar.
Hele dayağın 'nesne'si küçük bir çocuksa, dehşetin de dozu yükselir. Burada da böyle oluyor ve belli ki bu sahneler göreni allak bullak ediyor, isyan ettiriyor.
Aman ettirsin! Bari böyle sahnelere karşı da nasır tutmasın vicdanımız.
Ama şöyle bir oturup düşününce, 'Çok mu normal bu olanlar?' sorusu da kafamızı kurcalamaya başlıyor. 'Dayak cennetten çıkma', 'Hocanın vurduğu yerde gül biter', 'Kızını dövmeyen dizini döver' ya da 'Eti senin kemiği benim' gibi atasözü veya deyimlerde cisimleşmiş anonim bir bilgelikle yaşamaya devam eden bu toplumda, gündelik gerçekliğin çok mu dışında Çocuk Esirgeme Kurumu'nda gördüklerimiz?
Birçok ailenin kendi evinde kendi çocuklarına verdiği terbiyeyi, esirgeme yurdundaki o insanlar bir çocuk grubuna toplu olarak uyguluyorlar. O mindere oturtmalar, terlik çekmeler, binlerce ve binlerce evde, sık sık tekrarlanmıyor mu? Belki bunları kemsesiz, dara düşmüş çocuklar olarak gördüğümüz için, yapılan muameleye de daha fazla kızıyoruz. Kızalım. Ama bilelim ki 'kimseli' çocuklar da üç aşağı beş yukarı benzer 'terbiye'lerden geçiyor.
Peki, neden böyle? Sadist mi bu toplum, canavar mı? Hayır, elbette değil.
Ama bilgisiz. Bütün o analar babalar aynı zamanda çocuklarını deli gibi severler. Sorun, bir sevgisizlik sorunu değildir. Ebeveyn, çocuğu için canını verebilir, ama onunla verimli biçimde vakit geçirmeyi bilmez. Bir an gelir, gereksiz ve anlamsız biçimde şımartır, bir an gelir aynı gereksiz ve anlamsızlık halinde iki şamar patlatır. Çocuğun ebeveynden aldığı çelişik davranış ve mesajların, geleceğin umutsuz şizofrenini hazırladığından haberi bile yoktur.
Sonuç olarak ve kısaca, çocuklarına ne yapacağını bilmediği için, istemeden çocuklarına çok kötü davranan bir toplumuz.
İstanbul'un her kavşağında gelip otomobil camı silen veya kâğıt mendil satmaya çalışan çocuklarımız, tinerci çocuklarımız, ayakkabı boyacısı çocuklarımız, eğri büğrü sokaklarda ağza alınmaz küfürler savurarak futbol oynamaya çalışan çocuklarımız, azıcık sapa bir yerde bir tarihi kalıntı görmeye kalkıştığımızda, 'Hello! Good bye!' diye haykırarak çevremizi saran ve sadaka isteyen çocuklarımız.
Bu saydıklarımın çoğu 'Beyaz Türkler'den sayılmaz. Peki, öyle olanlar? Örneğin, sokağa ve tinere mahkûm olmayıp da okula gidenler?
Okul eğitimi de korkutma temeline oturmuyor mu? Birtakım çağı geçmiş (ama zaten hiçbir zaman gerçek bir geçerliliği olmamış) tekerlemeleri zorla ezberletmek başka nasıl mümkün olurdu? Eğitim dediğimiz şey de bir devlet ve millet tapınması halinde süren bir beyin yıkama süreciyle bireyselliği boğmaktan başka bir biçim alıyor, alabiliyor mu? Yurttakiler ehil değilmiş, okuldakiler ne kadar ehil? Okullarda dönen dehşet hikâyeleri çok daha sık yansıyor medyaya, basına.
'Türk çocukları, Türk çocukları...'