Evrenselci-aydınlanmacı düşünce

Pazar günkü yazımı, 'evrenselci aydınlanmacı bir düşünce'ye duyduğum ihtiyacı dile getirerek bitirmiştim. Bizim tarihte böyle bir şey olmadı.

Pazar günkü yazımı, 'evrenselci aydınlanmacı bir düşünce'ye duyduğum ihtiyacı dile getirerek bitirmiştim. Bizim tarihte böyle bir şey olmadı. İhtiyaç ve özlem, bu nedenle daha da büyük.
Cumhuriyet'in tek parti dönemini 'Aydınlanma' olarak niteleyen, anan ve özleyenler vardır. Söz konusu dönem, Türkiyenin o tür bir anlayışa yaklaşmaya çalıştığı bir dönem olabilir -gerçekten de bunun için çaba harcayanlar olmuştur. Tarihte hep olduğu gibi, farklı ve hatta karşıt eğilimler ortaya çıkmış, mücadele etmiştir, bunların arasında o günün koşullarında 'aydınlanmacı' sayılması gerekenleri de vardı. Ama bunlar hiçbir zaman egemen olmadığı gibi zaman içinde etkili olmaktan da çıktılar.
Çünkü o dönem aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin kurumsallaştırılması dönemiydi. Milliyetçilik, Aydınlanma ile bağdaşacak (ya da tersine) bir düşünce tarzı değildir. Milliyetçilik, tartışılmazlığı kabul edilmiş birtakım öncüllerden başlar (en ılımlı biçimleriyle de), Aydınlanma ise düşüncenin önüne düşünceden başka bir engel konulamayacağı öncülünden yola çıkar: bu, düşüncenin kendi kurallarıdır, mantıktır, eleştirel akıldır vb.
Türk milletinin niçin büyük (adamına göre 'çok büyük', 'en büyük' vb.) olduğunu araştırmaya kendini adamış bir entelektüel faaliyet, aynı zamanda 'aydınlanmacı' olamazdı -hiçbir zaman da olamaz. 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' demek ve bu slogana göre davranmak da
'aydınlanmacı' olmak için yeterli değildir, eğer, 'ilim' olarak, sözgelişi 'Güneş-Dil Teorisi'nde karşımıza çıkan 'kanıt'ları ciddiye alıyorsak. Bu sadece, nesnelliği, olgusal değeri olmayan, 'dogmatik' nitelikli önermelere, 'Bu bilimdir' etiketi yapıştırmak anlamına gelir ki, bilimsellik iddiası olmayan, saf ideolojik argümanlardan daha tehlikelidir.
Bu gibi argümanların içeriğinin 'seküler' görünmesi de, böyle bir düşünceyi 'aydınlanmacı' yapmaz. Genellikle milliyetçi düşünce, 'seküler kutsallıklar' inşa etmekten geri durmaz. Bir başka söyleyişle, rakibi olan 'dini düşünce'nin kuralı olan 'kutsallık' kalıbının işleyişi mekanizmasına ilişmeden onu kendi 'milli kutsallık'larını topluma benimsetmenin aracı gibi kullanır. Aydınlanma'nınsa, 'dini dogma' karşısında tavrı neyse, 'milli dogma' karşısında tavrı da odur.
Daha çok 'düşünce biçimleri'nin içsel uyuşmazlıkları üzerinden gidiyorum, ama tarihi bakımdan da süreç böyle yürümüştür. Aydınlanma, herhangi bir 'milliyetçi' bilinci olmayan Avrupa'da, bilimin ve felsefenin 'millet-üstü' bulguları temelinde kuruldu: Copernicus-Brahe-Kepler-Galilei.. Polonyalı-Danimarkalı-Alman-İtalyan... Sonuçta, güneş-merkezli yeni astronomik sistem. Bu, Aydınlanma'yı da, Aydınlanma'ya giden yolu da iyi anlatır: Yahudi Spinoza da, Fransız Descartes da, en liberal (hiç 'dogma'sı olmayan) Hollanda'da yaşar ve yazarlar. Hobbes, Fransa'da kendini rahatsız hisseder. Voltaire, II. Friedrich'in sarayında oturup Çariçe Katerina ile haberleşir. Avrupa'da gezmediği, uzun ziyaretlerde bulunmadığı yer yoktur zaten: İngiltere, Hollanda, Berlin, Cenevre vb. Fransa onunla en 'içi rahat' ilişkisini ancak öldüğünde, vasiyetine aykırı olarak dini törenle Pantheon'a gömerken kurabildi.
Voltaire'in son yıllarında daha parlaması için çalıştığı Cenevre, Rousseau'nun doğup büyüdüğü kenttir, onun için de en fazla kavgalı olduğu yerdir (Aydınlanma'da bu iş böyle). Eşitsizlik üstüne ünlü metninde Cenevre'yi ağır biçimde eleştirir ve yeniden Fransa'ya gider, orada ölür (Voltaire ile aynı yılda: 1778).
İngiltere'de Aydınlanma'nın en büyük ismi Dr. Samuel Johnson,
'Yurtseverlik, bayım, bir alçağın son sığınağıdır' sözüyle ünlüdür.
Aydınlanma, 18. yüzyılda, temsilci ve sözcülerinin çektiği bütün bireysel sıkıntılara rağmen, Avrupa'nın 'belirleyici' düşüncesi oldu. Bir sonraki yüzyıl milliyetçiliğin yüzyılıdır. Milliyetçilik, antiklerikalizm gibi konularda aydınlanmadan yararlanırken, onun en temel özelliklerini, antidogmatik duruşunu bastırdı.
Türkiye ise Aydınlanma'yı hiç yaşamadan milliyetçi çağına girdi. Belki bundan ötürü, hâlâ ve daha da koyulmuş biçimde, orada.