Evrenselci etik ihtiyacı

Berlin Duvarı'nın çöküşünden beri Soğuk Savaş'ın olmadığı, çeşitli bakımlardan 'tek-kutuplu' olduğunu söyleyebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

Berlin Duvarı'nın çöküşünden beri Soğuk Savaş'ın olmadığı, çeşitli bakımlardan 'tek-kutuplu' olduğunu söyleyebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Soğuk Savaş dönemini atlatmış olmamız, özellikle uzun vade için taşıdığı potansiyeller bakımından son derece olumlu. Ama bugün somut olarak var olan ortama baktığımızda, bu koşullarda umulabileceği kadar iyi olmayan, daha doğrusu düpedüz kötü olan pek çok şey var.
Bu kötülüğü, kısmen, şimdi açıklamaya çalışacağım etkenlere bağlıyorum. Eski 'iki-kutuplu dünya'nın sona ermesi demek, o kutuplardan birinin yenilgisi, ötekinin de zaferi anlamına geliyordu. Bu son derece büyük ve karmaşık olayın tümünü analiz etmek burada zaten mümkün değil. Ama toplam yumağı açmak için işe yarayacağını sandığım bir ipucunu tutup oradan gideceğim.
Sovyet sistemi, yıllardan beri içinde biriktirdiği çelişkilere dayanamadı ve esnemeye alışık olmadığı için çatır çatır çatladı. Böylece kutuplardan biri ortadan kalktı ve dolayısıyla 'maçın hakemi', yani 'tarih' ayakta durmakta olan boksörü 'galip' ilan etti. Bu 'boksör' kimdi?
Amerika ve Amerika'da Reagan-Bush'ta temsil olunan Cumhuriyetçi çizgisiydi. Bugün olduğu gibi o gün de Amerika'nın baş yardımcısı konumunu üstlenmiş olan Birleşik Krallık'ta 1990'a kadar Thatcher, sonra daha birkaç yıl daha, partisi, Muhafazakârlar, hükümet etmekteydi. Zaten 80'lerde yeniden kurulan dünyayı anlatmak için 'Reagan-Thatcher Dönemi' deyimine başvurmak kural haline geldi. Arada Kohl gibi başka sağcı önderleri de sayabiliriz, ama ilk ikisinin dünya çapında öncülüğü tartışılmaz.
Bunların başlıca özelliği, belki çöken SSCB'den de fazla, Soğuk Savaş koşullarıyla özdeş, oların ürünü politikacılar olmalarıydı. Böyle bir dönemi izlemesi gereken 'barış' ortamına yapacak herhangi bir katkıları yoktu. Biri 'nükleer şemsiyesi'yle nam yapmıştı; öteki Falkland Savaşı'yla.
Dünya çapında Soğuk Savaş şahinliğiyle nam yaptılarsa, kendi toplumlarında zenginden yana tavırlarıyla, sosyal adalet düşmanlıkları ve saldırgan kazanç taraftarlıklarıyla tanınıyorlardı. Thatcher'ın tarihe geçmesini sağlayacak özelliği çok, ama bunların arasında 'Toplum diye bir şey yoktur' sözünün de önemli bir yeri olacaktır herhalde.
Karşılarındaki boksör yıkılmıştı ama yıkan bunlar değildi. Ancak, böyle ilginç bir durumla karşılaşan 'galip' sanki son yumruğu kendi vurmuş gibi pozlar takınır. Onlar da öyle yaptılar.
Gerçi Soğuk Savaş'ın bitmesi gibi devasa bir olayın dünyada birçok değişikliğe yol açması, yol açarken Reagan-Thatcher tipi şahinliği de bir miktar erozyona uğratması kaçınılmazdı. Bunlar oldu. Baba Bush'un yalnız bir dönem başkanlıkta kalabilmesi de o değişen havanın bir sonucu sayılabilir. Ama kısa bir zaman sonra, oğul Bush iktidarda, 11 Eylül olmuş, Irak'ta bir şeyler pişiyor... Gene gergin, 'havanın kurşun gibi ağır' olduğu bir ortamdayız.
Türkiye dünyada çığır açandan çok, açılan çığırlardan yürüyen bir ülke -çok zamandır. Gene de, kendi 'üslubu' dahilinde yürüyor. Dünyanın Reagan-Thatcher dönemini biz Evren'le yaşadık. O dönemde dünyada sunulan
'değerler' burada da çok alıcı buldu. Bugün de aynı yerdeyiz.
Bütün bu milliyetçilikten, 'milli çıkar' argümanlarından, 'jeopolitik' hesaplardan şahsen çok fazla sıkıldığımı hissediyorum. Benim gibi sıkılan pek çok insan bulunduğunu da tahmin ediyorum. Çeşitli 'biz'lerin çıkar ve hegemonya programlarının yarattığı boğucu kara bulutlar altında yaşıyoruz yıllardır. Yeniden, evrenselci hümanist bir etiğe ve evrenselci aydınlanmacı bir düşünceye müthiş derecede susadığımı hissediyorum.