Ezeli 'azınlık' konumuz

Kretschmer'in Lozan'daki azınlık tanımlarının bugünkü Türkiye'ye yön vermekte yetersiz olduğunu söylemesi Dışişleri'nde ve tabii medyanın bazı köşelerinde rahatsızlık yarattı.

Kretschmer'in Lozan'daki azınlık tanımlarının bugünkü Türkiye'ye yön vermekte yetersiz olduğunu söylemesi Dışişleri'nde ve tabii medyanın bazı köşelerinde rahatsızlık yarattı. İlkin şu tuhaf duruma dikkat çekeyim: Kretschmer'den önce Avrupa Birliği'nin Türkiye'deki elçisi Karen Fogg'du. Medyamızın bazı değerli yazarları onun adını bir sövgü kelimesi olarak dilimize kazandırdılar. Hakkında söylenmedik söz, yapılmadık yayın yapılmadı. Kretschmer'in mizacı çok farklı. Varlığını fazla belli etmeden çalışmayı tercih eden bir diplomat. Ne var ki, o da ne zaman Türkiye hakkında ağzını açsa birileri alınıyor, buruluyor, bir şeyler oluyor. Demek sorun şu mizaç, bu üslup vb. değil; Türkiye'de olanlar hakkında Avrupalı (buna isterseniz 'Batılı' deyin, isterseniz hatta 'dünyalı' deyin) bir gözle söz söylediğiniz zaman burada birilerini kızdırıyorsunuz. Ama aynı zamanda Türkiye, Avrupa Birliği'nin bir parçası olmak istiyor. Bunlar hepsi birden bir arada nasıl oluyor, anlaması çok zor!
Kretschmer, Lozan'ın 'azınlıklar'la ilgili maddelerine değinmişti. Bu kavramla karşılaşan Türk, anında, ısırgan avuçlamış gibi oluyor. 'Millet olma' ya da 'millet inşa etme' sürecini hâlâ tamamlamadığımız, üstelik hâlâ o yolun erken evrelerinde debelendiğimiz için, genel bünyenin en alerjik tarafı orası. Böyle olunca, hükümetin komisyon kurup bu konuda rapor istemesi ve raporu yazanların hakkında yazdıkları rapordan ötürü hapse atılma talebiyle dava açılması gibi, dünyanın başka yerlerinde, özellikle de aralarına katılma isteğimizi beyan ettiğimiz Avrupa'da, bir hayli 'gerçeküstü' sayılacak durumlarla karşılaşabiliyoruz. Karşılaşıyor ve pek fazla yadırgamıyoruz bunları. 'Olur böyle şeyler. Burası Türkiye.'
Bugünlerde Nihal Atsız'ın yazılarını okuduğumu söylemiştim. Okudukça, onun düşüncelerinin ne kadar yaygın bir çevrede geçerli olduğunu -biraz şaşarak- gördüğümü de.
Nihal Atsız'ın hoş bir tarafı, lafı dolandırmadan, düşündüğü şeyi dobra dobra söylemesi. Onun gibi düşünen birçokları düşüncelerini bir kılıfa sokarak söyleme 'inceliğini' yaptığı için, insana bir de 'deşifre etme' zahmeti çıkarıyorlar. Oysa Atsız'da her şey açık, apaçık. Şöyle demiş: "Türkiye'nin illetlerinden birisi birtakım azınlıkların bulunması ve bunların bugünkü aşırı hürriyetten ve dış desteklerden faydalanarak kendi milliyetçiliklerini kendi çaplarında yürütmesidir."
Herkes bunu böyle dile getirmese de, iktidar seçkinlerinin birçoğunun zihninde 'azınlık' kavramı böyle anlaşılıyor. Bundan şöyle böyle bir 100, 150 yıl önce dünyanın birçok yerinde de böyle anlaşılırdı. Ama bu anlayış dünyada büyük ölçüde değişti, burada değişmedi.
Gene gelelim Atsız'a: "... fakat gerçek şudur ki, Türk topraklarında yaşayan herkes Türk değildir. Türk, Arap diye hatta Kürt, Zaza diye, şu ve bu diye 20 millet vardır ve bunlar Türk olmadıklarını bildikleri gibi Türklüğe mal olmamak için de kendi aralarında dayanışmalar kurmuşlardır."
Atsız sorunu böyle tespit ettiği için 'çözüm'ü de şöyle görüyor: "... bir memleket yalnız bir milletindir ve o milletin istek ve menfaatlerine göre idare olunur. Azınlıklar o memlekette ancak asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla adalet dairesinde yaşamak hakkına maliktirler ve hiçbir suretle kendi hususi ve milli şartlarını, menfaatlerini ileri süremezler." (İlk iki alıntı 1967, sonuncusu 1950'de yazılmış iki yazıdan).
Atsız'ın dünyasında 'hukuk', 'azınlık hakkı', 'demokrasi', 'çoğulculuk' gibi kavramlara yer yok. Onun için de işi kolay. Oysa şimdilerde, bu konularda fikir beyan etmek zorunda kalan siyaset sözcüleri veya köşe yazarları bir yandan bu kavramlar geçerliymiş ve bağlayıcıymış gibi konuşmak zorundalar. Temelde Atsız gibi düşünmek, ama bu düşünceyi 'demokrasi', 'azınlık hukuku' gibi terimlerle dile getirmek kolay olmuyor, arıza çıkarıyor.