Fransa ve devrim

Fransa'daki referandum sonuçlarından sonra Hasan Cemal, Türkiye solunun çok yerde Fransız solunu model gibi gördüğünü yazmıştı (geçen çarşamba). Doğru.

Fransa'daki referandum sonuçlarından sonra Hasan Cemal, Türkiye solunun çok yerde Fransız solunu model gibi gördüğünü yazmıştı (geçen çarşamba). Doğru. Doğru ama bu kadar değil. Türkiye'nin bütün siyasi seçkinleri öteden beri Fransız devriminin sonuçlarını siyasi düşüncenin temel belirleyicileri saymıştır.
Üstelik bu da, yalnız Türkiye'nin siyasi seçkinleri için söylenecek bir şey değil. Fransa'dan ve Fransız devriminden etkilenmeyen 'siyasi seçkin' dünyada yoktur. Devrimin ve genel Fransız kültürünün dünya üzerindeki entelektüel hegemonyası Birinci Dünya Savaşı'na kadar tartışılmaz bir olguydu.
Dünyanın gidişini değiştiren en büyük olaylardan biri, belki birincisi olan bu devrim, bir kere olup bittikten sonra, paradoksal bir karakter kazanmıştır. 'Fransa' demek bile fazla, 1789'un yazında Paris'te harekete geçen kitleler, 'Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!' diye haykırıyordu. Dünyanın başka yerlerinde de etkili olmasını sağlayan ilkeler bunlardı ama dünyanın başka yerlerinde bu kavramlar farklı biçimlerde anlaşılabiliyordu, çünkü herkesin siyasi kültürü farklıydı, kendi içinde şekillenmişti.
Örneğin 1908'de Abdülhamid, Makedonya'daki gelişmeler üstüne Kanun-u Esasi'yi yeniden yürürlüğe koyduğunu açıkladığında bu ilkeler İstanbul'da da haykırıldı. ama bir fark, bir ekleme vardı: 'Adalet! Hürriyet' Müsavat! Uhuvvet!'
'Küçük bir fark' mı diyeceksiniz? Değil. Büyük bir fark. Paris'teki gibi haykırıyorsanız, ipleri kendi elinize almışsınız ya da almaya hazırsınız. Başka bir söyleyişle, o haykırdığınız şeyleri kendiniz gerçekleştirmek üzere karar vermişsiniz; birinin onları sizin için tedarik etmesini istemiyorsunuz.
Ama sokağa çıkıp 'adalet!' diye haykırdığınızda size onu sağlayacak bir merciyi varsayıyorsunuz demektir. O merci ile temel ilişkinizi de köklü bir biçimde değiştirmiyorsunuz, değiştirecek bir olgunluk düzeyine erişmemişsiniz demektir. Siz isteyeceksiniz, o verecek.
'Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!' talepleriyle başlayan ve sonucuna ulaşan Fransız devrimi bunları dünyaya laf olarak yaydı, herkesin belleğine yerleştirdi. Bunları hesaba katmadan siyaset üstüne konuşmayı imkânsız kıldı. Ama bunları gerçek bir anlamda kurumlaştıramadı; haykırılan değil, yaşanan gerçeklik haline getiremedi.
Oysa doğrudan doğruya Fransız devriminden etkilenerek kurumlaşmış, yaşanan gerçeklik haline gelmiş şeyler ya da özellikle bir şey vardır: ulus-devlet! Devrim-sonrası, Fransa bunun dünyadaki tek, hatta ilk örneği değildir. Ama bütün şanı şöhretiyle, giyotini ve Marsellaise'iyle, Jacobin'i ve sans-culotte'uyla, bunu bütün dünyaya yayan ve tanıtan odur.
Dünya bunu çok daha çabuk anladı ve kabul etti (tabii gene kendi siyasi kültürünün kavramlarına, ölçülerine uygun şekillerde). Ulus-devletin kaçınılmaz ideolojisi olan milliyetçilikse, birçok yerde, ulus-devleti kuran gücün bu kavramları ve ölçülerine göre, Fransa'da kitleleri sokağa döken 'Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!' sloganlarını bağrına basmaya hiç de hazır değildi. Almanya'da, örneğin, ulus-devlet bunları bağırarak değil, bunları bağıranları ezerek kuruldu.
İşin tuhafı, hepsinin beşiği Fransa da, Napoleon'la başlayan bir dizi stabilizasyon düzenlemesinden sonra, o 'evrensel' sloganları, unutmadıysa da evcilleştirdi, 'dekoratif' hale getirdi ve kendi 'nation-état'sına tapınmakla mutlu olmayı öğrendi. Buna yarın da devam edeceğim.