Gayrimilli burjuvazi

Dünyada imparatorlukların sonunun geldiğini -ve nasıl geldiğini anlatan bir kitap okuyorum. Osmanlı, Avusturya ve Rusya imparatorlukları ele alınmış, ama Rusya iki kere ele alınıyor: Romanovların Rusyası olarak, bir de Sovyetler Birliği olarak.

Dünyada imparatorlukların sonunun geldiğini -ve nasıl geldiğini anlatan bir kitap okuyorum. Osmanlı, Avusturya ve Rusya imparatorlukları ele alınmış, ama Rusya iki kere ele alınıyor: Romanovların Rusyası olarak, bir de Sovyetler Birliği olarak.
Sovyetler Birliği'ni analiz eden Victor Zaslavsky, bu çöküşü anlamak isteyen araştırmacıların SSCB'yi genellikle 'sanayi toplumları' veya 'diktatörlükler' matrisleri içinde kavramaya çalıştıklarını, ama konunun bu iki modele de uymadığını söylüyor. Ona göre Sovyet toplumu 'militarist' bir toplumdur. Çöküşünün nedenleri de buna bağlıdır. Bu konuda, vaktiyle Herbert Spencer'in söylediklerinden yararlanarak, 'sınai toplum' mantığı ile 'askeri toplum' mantığının hiçbir zaman uzlaşamayacağını söylüyor.
Yazı da, yaklaşımı da ilginç. Ama sonuçta Sovyet sistemi, bazı çarpıcı benzerliklerine rağmen, birçok özelliğiyle bizim burada alışık olduğumuz sistemden farklı. Sovyet militarizmi de, burada yaşadığımız militarist kültüre uzak. Sovyet sisteminde askerin siyasi ağırlığı bizdeki kadar ağır basmıyordu; egemen olan, parti idi. Buna dayanarak Türkiye'deki düzenin daha da militarist olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama öyle değil, çünkü Sovyetler'de, orduya da siyasi bakımdan egemen olan parti, ekonominin işleyişini (hem amaçları hem de pratikte işleyişi) militarize etmişti.
Ancak bu yazıyı okumak, bazı belirgin ortak noktaları vurgulamaya çağırıyor insanı.
Osmanlı devletinin özellikle 'militarist' olduğunu düşünmem. Yaygın inancın tersine, bence, Osmanlı özellikle militarist değil,
o çağların genel koşullarının gerektirdiği kadar askeridir (asker-'ci' değil).
'Ekonomi'nin ve özellikle bir tür 'ekonomi'nin her şeyin üstünde belirleyici bir önem kazanması, nasıl söylemeyi tercih ederseniz, 'kapitalizm'in veya 'Batı'nın bir icadıdır. Batı'da bu büyük dönüşüm evre evre gerçekleşirken, dünyanın geri kalan kısmında böyle bir şey yaşanmıyordu; dolayısıyla, ne olduğu da pek anlaşılmıyordu.
Böylece yeniçağın 'yenilenmiş' Osmanlı devleti kendini gayrimüslim bir burjuvaziyle baş başa buldu. Bu durum, bu yeni çağın 'millet-devlet' mantığı ve pratiğiyle hiç bağdaşmıyordu. Son dönem Osmanlı ve uzun süre de Cumhuriyet tarihinin travmalarının çok önemli bir kısmı bu aykırı durumun sonuçlarıdır ve yansımaları bugünkü hayatımızı da etkilemekte, hatta belirlemektedir.
Ama bugün konunun bu yanı üstünde durmak niyetinde değilim. Deminki 'askeri toplum/sınai toplum' açısından bakarak birkaç şey söyleyeceğim.
O günden bugüne, her şeyimizle birlikte burjuvazimizi de millileştirdik. Üstelik, sürecin başlarında ve erken aşamalarında, bu 'milli' burjuvazinin bireyleri, ancak devlet yardımı ve desteğiyle bir yere varabileceklerinin çok iyi farkında oldukları için, devlet karşısında sonuna kadar uysal bir tavır benimsemişlerdi. Adi ekonomi konularında devletin karmaşık işleyişinden ve gıcırtılı çarklarından yararlanabilmek için ellerinden geleni yapar, ama devletin âli politikaları söz konusu olduğunda 'esas duruş'a geçerlerdi. Bu zaten, toplumun 'esas' duruşuydu.
Gel zaman, git zaman, Türkiye'de burjuvazi güçlenmeye başladı (hiçbir zaman 'Sovyet tarzı' bir militarizm kurulmadığı için bu mümkün oldu). Güçlenen burjuvazi de, burjuvaziler dünyanın her yerinde sorunlara nasıl bakarsa öyle bakar oldular.
Örneğin Türkiye için AB'nin önemi belli, AB için Kıbrıs'ın önemi belli. Bu böyleyken Kıbrıs'ın 'jeo-stratejik' önemini ileri sürerek ötekileri reddetmek, 'militarist toplum'un mantığına özgü bir şeydir (bu da, sahiden bu öneme inanıldığından değil, o geleneksel ideolojinin egemenliği bunu meşru kıldığı için bu şekilde kullanılıyor).
Geçmişte devlet burjuvazisini, 'etnik-dini' nedenlerle 'gayrimilli' buluyordu. Şimdi bu anlamda 'milli'si var, ama o da nihayet 'burjuva' olduğu için geleneksel 'Askeri eşittir milli' anlayışına ters düşüyor ve o da 'gayrimilli' kalıyor.