Gene tarihten yapraklar

Günün olaylarını izlerken, bunlar hakkında yapılan günlük yorum ve değerlendirmeleri kaydederken, geçmişte benzer durumlarda olanlarla...

Günün olaylarını izlerken, bunlar hakkında yapılan günlük yorum ve değerlendirmeleri kaydederken, geçmişte benzer durumlarda olanlarla kıyaslayarak güncele tarihi boyut katmanın keyfine değinmiştim geçen gün. İki dünya savaşı esnasında, bizdeki faşist veya faşizan eğilimin nasıl savaş çığırtkanlığı yaptığı konusunda bazı örnekler de göstermiştim. Buna biraz devam edeyim: bazı farklılık görüntülerine rağmen, konular özünde ne kadar aynı, bunu görmek ilginç oluyor.
Türk faşizminin ağababalarından Reha Oğuz Türkkan 1940'ta 'Türkçülüğe Giriş' kitabını yayımlar. Kitaba heyecanlı bir önsöz yazar. Burada, 'kandaş'larına, kitabı aslında bir yıl kadar önce bitirdiğini, ama o zamandan beri geçen bir yıla yakın süre içinde olayların kendisini şaşılacak bir şekilde doğrulamış olduğunu anlatır. 1939'da, tam da bu kitabın 'savaş' bölümünü yazarken, radyodan Britanya'nın Almanya'ya savaş ilan ettiğini, böylece savaşın başladığını öğrenmiştir.
"Savaş! Bu kelime beni sarhoş ediyordu!..
Şimdi dünya muharrirleri -bizimkiler de dahil- savaş aleyhinde yığınlar halinde yazılar yazacak, savaşın felaketlerinden ve sulhun nimetlerinden bahsedeceklerdir."
Nasıl, kulağınıza -ya da gözünüze- aşina geliyor mu bu sözler? Ben burada da, yurtdışında da, 'barış' diyen insanları bu dille azarlayan epey yazı hatırlıyorum, bugünlerde yazılan.
Reha Oğuz devam ediyor:
"Birkaç ay sonraki hadiseler -beni değil, Türkçülüğün Savaşçılık prensibini- ne kadar haklı çıkardı! Savaşmasını bilmeyen Çekoslovakya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa, esarete düştü, mahvoldu. Daimi bir sulhçuluk propagandasıyla ve savaş nefretiyle yetişen yeni Fransız nesli, harbetmeden kaçtı."
Savaşmak üzere yetişmenin faydalarını görüyorsunuz. Bu zaten 'Türkçülüğün Prensibi', Reha Oğuz'a göre, ama belli ki yalnız Reha Oğuz'a göre de değil. Çünkü bugün de bu 'savaş gücü'müzle kıvanç duymayanımız yok. Dünyanın kaçıncı ordusu olmamız, hele 'denizaşırı topraklarda askeri operasyon' yapmamız son derece önemli.
Reha Oğuz, yenilen Avrupa ülkelerine acımayı bile fazla görüyor. 'İşte, bu kadınlaşmış askerler...' diye aşağılıyor onları. Gerçekten de,
'kadınlaşmış' olmaktan daha aşağılık bir durum tasavvur edebilir misiniz? Bizim bir emekli Genelkurmay Başkanı da, "Bana etek giydirin öyle olursa" diye bahse giriyordu. Böyle ya da Mars'tan, Venüs'ten filan diye daha şık buluşlarla, aynı ideoloji devam edip gidiyor.
Reha Oğuz, doğal oarak, Türkiye'nin bir an önce savaşa katılmasını ve yıldırım hızıyla ilerleyen Almanya'nın yanında yer almasını istemektedir. Geçen gün de yazdığım gibi, savaş boyunca, ırkçıların talebi bu olmuştur. Böylece, Rusya'daki esir kandaşlarımızı kurtarmak amacımızı gerçekleştirecektik. İşin tuhafı, Stalingrad yenilgisiyle Almanya'nın kaderi tamamen tersine döndükten sonra da buradaki ırkçılar bunu kavrayamadılar. 1944'te hâlâ aynı taleplerle, bu sefer sokağa da dökülüyorlardı.
Gene geçen yazımda değindiğim, 'Liberal değerlerle, örneğin barışçılık veya hümanizm gibi sapık ideolojilerle rehavete kapılmış', uyuşuk Avrupa, Reha Oğuz'un önemli bir hedefi. O günlerde Türkiye entelicensiyasında bu anlayış çok yaygındı. Bugün de böyle olmadığı söylenemez. 'Denizaşırı askeri operasyon' yaparak Türkiye 'süpergüç' oluyor ve bu arada Avrupa 'evde bulaşık yıkıyor'sa, dünya görüşü o zamandan bu zamana pek fazla değişmemiş demektir.
Tabii bir pürüz var burada. 1940'ta Reha Oğuz Türkkan 'Ne kadar doğru söylemişim' diye, sevinç çığlıkları atıyor. Ama 1945'teki manzara hiç de böyle değil. Alman panzerleri susmuş, 'blitzkrieg'in sonu gelmiş. 'Sulhçu' cephenin liberal değerleri de ayakta. Yani tam bir 'Son gülen iyi güler' manzarası.
Ama tarihte gerçekten bir 'son' olmadığ için, bir sonraki konjonktürde de insanlar aynı özlemler ve aynı sloganlarla -hafif bir ambalaj revizyonuyla-ortaya atılıyorlar.