'Gerçeklik millidir'

Geçenlerde, Rusya'daki trende gerçekleşen kanlı bomba olayında Türkiye'nin resmi ve gayriresmi düzeylerde takınmayı tercih ettiği sessiz tavrı...

Geçenlerde, Rusya'daki trende gerçekleşen kanlı bomba olayında Türkiye'nin resmi ve gayriresmi düzeylerde takınmayı tercih ettiği sessiz tavrı eleştiriyordum (Erdal Şafak ve Soli Özel'den sonra). Şimdi, 'Türk kimlikli' yeni Çeçen 'savaşçıları' konusu gündeme geldi. Bu seferinde, Türkiye'nin 'mainstream' basınından bazı kişilerin böyle bir çifte standartlı tutumu kınamaları olumlu bir gelişme.
Çağımızda 'milliyetçilik' ideolojisiyle biçimlenmiş ülkelerde, yani sonuç olarak bütün dünyada ve tabii ki arada Türkiye'de, en önemli 'etik' sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Her düzeyde, 'kendi çıkarımız'dan önemli hiçbir şey olmadığını belleten bir eğitim alarak yetişiyoruz. Bireysel düzeyde de böyle bu, toplu, toplumsal düzeylere çıkınca da böyle oluyor.
Daha soyut, mantıki bir çerçevede tartışıldığında, insanlar, hiç değilse bir kısım insanlar, hayatın bu kadar tek taraflı yaşanmasının yalnızca
'etik' olmadığını değil, mümkün de olmadığını anlar, anlayabilirler. Ama somut bir durumla karşılaşınca, alınan o genel eğitimin de büyük etkisiyle, bir 'refleks' haline gelen dolaysız davranış biçimi 'Benim istediğim olmalı' biçimine giriveriyor.
Genel kültüründe, kültürel geleneğinde, eğitim sisteminde vb. bu dünyanın felsefe tarihinden, aydınlanma değerlerinden etkilenmiş ve yararlanmış olma payı azaldıkça, başta 'milli bencillik', her türlü bencillik dozu yükseliyor. Bu çerçevede bakınca, Türkiye'de durum 'vahim' denecek bir noktada.
Bu hep böyleydi ve böyle devam ediyor. 'Hep böyleydi' kısmını kanıtlamak için, fırsat buldukça, geçmişte üretilmiş çeşitli metinlerden örnekler veriyorum. Bunlardan bazıları, bugün adı unutulmuş kişilerin kaleminden çıkmış. Kimileriyse tam tersine, tarihimizin hâlâ etkili kişiliklerinin ya da ('Tarih Kongresi' gibi) devletin en üst düzeyde 'entelektüel' etkinliğinin ürünleri. Ama ben, bir bakıma, birinci kategoriye daha da fazla önem veriyorum, çünkü o, 'toplumsal norm' haline gelmiş şeyleri daha iyi yansıtıyor.
Bir yandan da, Türkiye'nin tarihinde ve kültüründe 'ırkçılık' olmadığını
ısrarla savunanların bu gibi metinler üzerinde durup, söylediklerini bir kere daha gözden geçirmelerinin yararlı olacağını sanıyorum. Çünkü son derece koyu ve son derece ilkel/saldırgan bir ırkçılık var (Okumuş seçkinlerde var, ama onların fikirleri toplum genelinden ne kadar soyutlanabilir?).
Buyurun, 'Milliyetin Felsefesi' başlığını taşıyan metinden bir alıntı:
"Netekim, fikri beşeri asırlarca iğfal ederek, bu gibi insan yığınlarını şimdiye kadar hıfzetmiş olan siperi saika, Tevrat gibi, İncil gibi, uyuşturucu ve şaşırtıcı doktrinler, Aristo gibi mübtedi, Kant ve Sipinoza gibi, Yahudi filozoflardır."
İzzettin Mete adında biri, 1942'de, Milliyetin Felsefesi ve Türklerde Ulusal İnanç adını verdiği bir kitap yayımlıyor: 'İçinde 26 Türk mütefekkirinin yazısı vardır' diye bir tanıtma notuyla. 'Mütefekkirler' bildiğimiz kişiler. Yukarıdaki satırları yazan kişinin hazırladığı kitaba yazılarıyla katkıda bulunmayan ve çoğu zaten aynı doğrultuda yazan
'mütefekkirler': Hasan Âli ve Hüseyin Cahit'ten (ikincisi bu düşünce tarzına yakın değil), Peyami Safa ve Sadi Irmak'a uzanıyor liste. Dolayısıyla bu kitapta 'tanınmış/tanınmamış' çok iyi ve temsili bir karışım var.
Kitabın 'ana fikri', yalnız 'felsefe' değil, 'bilim'in de, 'milli' olması: "Bir milletin varlığının manasını ve ülkü istikametini çizmek, başı dumanlı metafiziğe değil, ancak bir millet için var olan felsefeye ve ulusal tarihe düşer" (İ. Mete, Milliyetin Felsefesi, Türkiye Basımevi, 1942) ve "bir ilmin doğru olabilmesi için, hasbi olmasına değil, fakat, bir millet için, var olmasına bağlıdır" (Aynı yerde, ikisi de s. 5).
"Yani demek isteniyor ki: Yeryüzünde milletler değil, insaniyet vardır.
İşte Beniisrail felsefesinin tutturmak istedği dava budur!"
"Her türlü ulusal gelişmeye asırlardan beri mâni olagelmiş olan bu Yahudi felsefesi, skolastik mantık, hak, adalet, insaniyet gibi mefhumlar, münafık insan yığınlarının bir dalaveresinden başka bir şey değildir" (Aynı yerde, s. 6).
Sayın yazar düşüncelerini aslında olması gereken şiddetle dile getirmiş. Ama her günümüz, bunun daha 'kitabına uydurulmuş' bir 'fikirler' ortamında geçiyor.