Gezgincilik

Şu günlerde gene yolculuk halindeyim, ama bu sefer Türkiye'de, deniz üstünde değil, İspanya'da ve karada.

Şu günlerde gene yolculuk halindeyim, ama bu sefer Türkiye'de, deniz üstünde değil, İspanya'da ve karada.
Bir ülkeye gidip de başkentini görmemek, galiba pek sık olan bir olay değil. Benim bir tek İspanya ile böyle bir maceram vardı. Üç kere gelmiştim: Granada, Valencia (iki kere) ve Barcelona'yı görmüştüm. Her seferinde Madrid üstünden geçmiştim. Ama Madrid'in havaalanından başka bir yerini görmek nasip olmamıştı.
Bu sefer bu aykırılığı düzelttik! Şu satırları, üç gece kaldıktan sonra, Kordoba'ya gitmek üzere, Madrid'in Atocha Garı'nda yazıyorum. Yazarken, bir yandan da düşünüyorum: bizim ülkenin ortalama standartlarına göre çokça gezmiş sayılırım; ama bir konferans, seminer ve benzeri bir olay olmaksızın, şimdi olduğu gibi, sırf gezmek üzere bir yere gitmişliğim yok gibi. 'Büsbütün yok' diyemesem de adamakıllı seyrek böyleleri.
Bir yere belirli bir toplantıya katılmak üzere gitmenin kendine göre iyi tarafları olsa da, çok belirgin sakıncaları da var elbette. Zaten sınırlı bir süreyle gittiğiniz o yerde toplantı dışına çıkıp bulunduğunuz yerle ilgilenemiyorsunuz. Sözgelişi 'Sofya'da üç gün kaldım' diyorsunuz, ama bu tam doğru değil. Üç günün toplantıyla geçen kısmında ha Sofya'dasınız, ha Seul'da, Amsterdam'da.
Buna rağmen, kendimi yeterince 'gezgin' sayıyorum ki, gezi anılarımı bile yazmaya giriştim. Başka Kentler, Başka Denizler epey de hacimli bir cilt oldu; oysa yazmayı planladıklarımın, sırf ülkelerin sayısına göre hesaplasak, sadece üçte biri.
'Gezme' eylemi bizim ülkede yeni başlıyor diyebiliriz. Bizim kuşaktan önce bu fiili yerine getirenler neredeyse parmakla sayılırdı. Birkaç kere Paris'e filan gidenler için 'Avrupa görmüş adam' denir, bu ayrıcalığından ötürü gıpta duyulurdu.
Türklerin 'yer değiştirme' eylemiyle ilişkileri daha çok 'göç' biçimini alagelmiştir. Yani, insan bir felakete ya da ona yaklaşan bir kötü duruma uğradığı zaman yola düşer ve bir yere gider -çok zaman, bir daha geri gelmemek üzere. Daha önceki göçebelikten Osmanlı kültürüne ve toplum bilincine çok bir şey kaldığını sanmıyorum. Bazılarımız, günlük hayatta rastladığımız birtakım davranışları, örneğin 'oturmamışlık' özelliği gösteren davranışları 'göçebelik' geleneğine bağlayarak açıklama eğilimindeler. Bana pek böyle gelmiyor.
19. yüzyıla kadar Osmanlı toplumu, hatta belki fazlasıyla yerleşik bir toplumdu. Kırdan kente, dağdan ovaya, yurtiçinden yurtdışına göç, bundan sonra başladı (ama bir başlayınca, durulmak bilmedi).
Sonuç olarak, 'gezme' fiiline ancak yeni yeni alışmaya başlamış bir toplumuz. 'Gezmek', her şeyden önce bir miktar refah gerektirir. En mütevazı koşullara razı olsanız dahi, cebinizden, somut bir karşılığı olmayan bir şeyler çıkacak.
Erken Cumhuriyet döneminde böyle gezebilenler olsa olsa bürokratlardı. Birtakım yasalara göre devlet memurunun il sınırları dışına çıkmak üzere amirinden izin alması gerektiği için, Yalova, İstanbul iline bağlanmıştı. Çünkü gezmeye, tatile giden memur genellikle Yalova'ya gidiyordu.
Ancak 60'lara geldiğimizde, yurtiçinde daha uzak yerlere gitmek bir moda haline geldi. Ama hâlâ 'yurtiçinde'... Herhangi bir 'iş' amacı olmaksızın yurtdışına gitmek, öyle her babayiğidin harcı değildi.
Yanılmıyorsam 80'lerden bu yana, bu alanda epey bir yol aldık. Bu işin istatistiğini, grafiğini, turizm şirketleri tabii çok daha iyi bilir; ama uzaktan seyrettiğim kadarıyla 80'lerin bir dönüm noktası oluşturduğunu sanıyorum.
O gün bugündür, gast arbeiter olmayan Türkler de, dünyayı dolaşmaya başladılar.