Graz'da bir Türk

Avusturya'nın Graz kentindeyim, buradaki Yeşiller'in 'Avrupa'da Azınlıklar' konusunda düzenledikleri sempozyuma katılmak üzere.

Avusturya'nın Graz kentindeyim, buradaki Yeşiller'in 'Avrupa'da Azınlıklar' konusunda düzenledikleri sempozyuma katılmak üzere. Avusturya'ya epey bir gelip gitmişliğim olmakla birlikte (ama hep kısa süreli), Graz'ı ilk kez görüyorum. Küçük, derli toplu, iyi korunmuş (savaşta eski kent çok az hasara uğramış), sevimli bir kent.
Avusturya'nın Styria denilen bölgesinin merkezi ve Viyana'dan sonra ülkenin en büyük kenti. Çalkantılı sayılır bir başlangıçtan sonra 13. yüzyılın sonlarına doğru Habsburg hanedanının eline geçmiş ve o zamandan sonra bu çizgide önemli bir değişiklik olmamış. Birçok 'düşman'a dayanmış olan kalesi Napoleon tarafından yıkılmış (kentin değil, Avusturya'nın yenilgisi üstüne).
Kent hakkında kitap okudum, gelirken, gelince de, dün akşam vakti, etrafı biraz gezdim. Küçük olduğunu söylemiştim. Kısa zamanda birçok şey görülebiliyor.
Okuduğum kitapta, ilk Türk 'işgal'inin 1396'da olduğunu okudum. Bu herhalde uzun süreli bir 'işgal' değil, bir akın, yağma, buna benzer bir şey olmalı. Bu tarih, burada uzun süreli bir Osmanlı varlığı için bir hayli erken. Ama en azından buralılar bizi çok eskiden beri tanıdıklarına inanıyorlar (nasıl tanıdıkları ayrı hikâye). 1544'te Osmanlılara karşı başlıca kale olduğu da belirtilmiş.
Bu zihni mekanizmaların tam olarak nasıl çalıştığını anlamak zor. Şunu merak ediyorum: a) Eskilere uzanan bir düşmanlık ilişkisi, işgal korkusu vb. var, dolayısıyla bugünkü Türklere de bir 'tehlike', bir 'tehdit' gözüyle bakıyorlar. Ya da, b) Bugünkü Türklerden (özellikle işçi olarak buralara gelenlerden) hiç hoşlanmamışlar, onun için geçmişi de bu gözle yeniden değerlendiriyorlar.
Bugünlerde, Avrupa Birliği içinde yer almaktan yana olan Türklerden bazılarının, bu fikirden hoşlanmayan Avrupalılara karşı öne sürdüğü 'argüman'lardan biri, zaten Avrupalı olduğumuz, Avrupa tarihiyle iç içe geçmiş olmamız. Gerçekten bir iç içe geçme durumu var, ama bunun aldığı biçimler, çok zaman, karşımızdakileri, bu ilişkinin çok iyi olduğuna ve devam etmesi gerektiğine inandıracak nitelikte değil. İtalyanların 'mamma mia' hikâyesini artık bütün Türkler de öğrendi. Burada da çeşitli 'Türk anıları' görmek mümkün: örneğin bir evin en üst katında, tam çatının altında, sarığı, bıyığı ve yatağanıyla aşağıya bakan bir Türk figürü görüyorsunuz. Kentin ufak çapta anıtları sırasına girmiş. Daha büyük çaplı bir anıt ise Meryem Ana'ya ithafen dikilmiş bir şükran sütunu. Meryem Ana kenti veba salgınından kurtarmış. Ama bu da gelip bize bağlanıyor. Vebayı getiren de bizmişiz. Anlaşılan, yalnız bıyıklı ve yatağanlı adamlar değil, doğudan geldiği düşünülen bütün belalar bizim başımızın altından çıkıyor!
Bu tarihin büyük kısmı gerçekten savaşa dayandığı için, Avrupa'nın bizi dışlamakta haklı olduğunu hiç düşünmüyorum. Onun için de, yukarıda sorduğum soruya ilişkin olarak, geçmiş önyargıların bugüne etkisinden çok, çağdaş önyargıların geçmiş değerlendirmesini etkilediğini düşünme eğilimi bende ağır basıyor. Gene de, her alanda olduğu gibi, 'empatiyle' bakmak gerek. Dünyanın bizim yaşadığımız bölgesinde, 'Avrupalılar bizim kopmaz parçamızdır' deyip, bunun kanıtı olarak da 'Haçlı seferleri'ni gösterme alışkanlığı var mı?
Sorun, 'palalı' figürlerin varlığı değil. Onlar olur, herkesin geçmişinde bol miktarda bulunur. Sorun, onların varlığından çok, dünyanın okuduğu romanların, dinlediği müziklerin, gördüğü filmlerin yokluğu ya da azlığı.