Günün konjonktürü

Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yer alması, Türkiye'de siyasi istikrarı garanti altına alacak bir olaydır.

Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yer alması, Türkiye'de siyasi istikrarı garanti altına alacak bir olaydır. İstikrarın, evrensel demokrasinin kuralları içinde teminatı demektir. Sorun da bu. Avrupa Birliği burada 'umacı'laştırılan 'bölücülük' veya 'irtica' gibi sorunları sorun olmaktan çıkarır. Ama bunu 'normal demokratik kurallar' içinde yapar. Böyle olunca da, bu ülkede çok alışık olduğumuz 'koruyucu ve kollayıcı kurum' ihtiyacı ortadan kalkar. Demokrasi kendini korur.
Konuya kâğıt üstünde baktığımızda, Silahlı Kuvvetler'in böyle bir gelişmeden mutlu olması gerekir: kendi asli işlerini yapmalarının ve ülkenin siyasi gidişinin sorumluluğunu siyasetin kurumlarına bırakmanın en doğru ve en uygun çözüm olduğunu reddedebilecek biri var mı?
Ama konu yalnızca 'kâğıt üstünde' değil. Yukarıdaki şu cümleye aykırı söz söylemek, dünyadaki bütün demokratik teamüllere aykırı olacağı için, onu söyleme cesaretini gösteren pek çıkmayacaktır. Ama bu 'koruma ve kollama' görevinin verdiği yetkin konumdan her anlamda son derece hoşnut olan ve bundan vazgeçmek istemeyenler var. Bundan yoksun kalmamak için her çareye başvurmaya hazır olanların varlığı da hissediliyor.
Bu 'koruma ve kollama' işi son analizde bir sistem sorunu ve bir sistem gerektiriyor. Dolayısıyla bunun taraftarları da yalnız Silahlı Kuvvetler içinde değil, devletin bütün kurumlarında. Bizim sistemin korporatist niteliği gereği, yalnız devletin değil, teorik olarak 'sivil' alanda olması beklenen yerlerde, örneğin medyada veya sendikalarda da hazır bulunabiliyor.
Ve sonuç olarak, bunca yıldır bu ülkenin siyasetini belirlemiş olan bu yapının, bireyler dünyasında da yandaşları var. Nicelik olarak hesaplandığında, küçük bir azınlık, ama toplumsal etkilerine bakıldığında, her an belirleyici olabilecek bir konumdalar.
Bu terimlerle betimlediğimiz bu 'grup', mantıken ancak 'statükocu' olabilir: kendi konumlarını sürdürmek istiyorlar.
Ancak, Türkiye'nin bugünkü konjonktürü, birçok bakımdan 'statükocu' sayılmayacak bazı kesimleri de onların yandaşı haline getiriyor.
60'ların ikinci yarısından beri Türkiye siyasetinin sert ve keskin virajlarında düşe kalka iktidar peşinde koşmuş birilerinden söz ediyorum. 27 Mayıs modelini unutamamış, bir darbe sonucu darbenin 'fikri' babası (İttihatçıların Ziya Gökalp'i gibi) ve sivil şefi olma rüyasıyla ömrünü tüketmiş cuntacılar, örneğin... Avrupa Birliği'nin sağlayacağı demokratik istikrarda cuntanın rüyası bile bitmek zorunda. Bağlı oldukları Türk ırkının kendisi gibi Çin'den Adriyatik'e siyaset küheylanlarını sürmüş, bütün bu serüven içinde, herhangi bir normal demokratik düzende yüzde 1 oy bile alamayacağını açıkça görmüş, ama 'iktidara doğru giden' bir tankın üstüne çıkmayı başarırsa bir ömürlük yatırımının semeresini alacağını düşünenler de var. Avrupa Birliği ve demokratikleşmenin bu kadar yaklaşmış olması, statükocular gibi bu kesimleri de ellerindeki son direniş silahlarını kullanmaya zorluyor. Yalnız iktidarın bir meşale gibi parlayıp yol gösterdiği bir siyaset ideolojisinde, ilkeler, değerler solup gider. Soldan başlayıp faşizmde bitirmek önemli bir sakınca değildir, o bitiş noktasında 'iktidar' direksiyonunun bir ucuna parmağınızı geçirebilmişseniz.
Bütün kesintilerine, geriye kaymalarına rağmen Avrupa Birliği'ne doğru bir gidiş var; çünkü devletin legal güçleri (bu koşullarda böyle bir terminolojiyle konuşmak zorunda kalıyoruz) kendilerine özgü her türlü tereddüde rağmen bundan caymış değiller. Hal böyle olunca, öteki kesimdeki telaş artıyor; bu da, başvurdukları çare ve araçlar konusunda bir hayli 'gözü kara' davranmalarına yol açıyor.
27 Mayıs zamanı bir 'genç subaylar' sölentisi vardı. İki başarısız darbe girişiminde harp okulu öğrencilerinin kullanılma biçimi, bu söylentinin de doğrulanma biçimi oldu. Yeniden o günlere dönmek istiyor muyuz? Gerçekten?