Hac dönüşü!

Geçen hafta, İstanbul ve Türkiye karla örtülürken, ben de bir haftalığına Fransa'ya gitmiştim. Ama kardan nasibini almadan değil... Pazar sabahı karla birlikte yola çıktık.

Geçen hafta, İstanbul ve Türkiye karla örtülürken, ben de bir haftalığına Fransa'ya gitmiştim. Ama kardan nasibini almadan değil... Pazar sabahı karla birlikte yola çıktık. Biz alana vardığımızda kar ortalığı kaplamıştı. Sonrası tahmin edileceği gibi. Altı saat kadar bir gecikmeyle yola çıkabildik.
Strazburg uçağıyla gittik, çünkü asıl işimiz oradaydı. Ertesi gün otelden yazımı fakslamıştım, ama buraya gelen kâğıt okunmaz haldeymiş. Dolayısıyla da yayımlanamamış. Onun bir kısmını yeniden yazmak istiyorum, çünkü anlatacağım hikâyenin bir önemi olduğunu düşünüyorum.
Bindiğimiz uçak bayağı doluydu: Fransa'da yaşayan Türkler hacca gitmiş, İstanbul üstünden geri dönüyorlar. Bizimkinden başka böyle bir uçak daha var, Strazburg'a giden.
Yeşilköy'de Mekke'ye giden ya da oradan dönen hacı kafilelerine sık sık rastlarım. Uzun süredir, tek tip denebilecek bir şeyler giydirildiğinin de farkındayım. Böyle, Avrupa'da oturan Türklerin hacı kafilesini ise ilk kez görüyorum. Onlar da üniforma gibi bir elbise giymişler, ama göğüs ceplerinde dikili armada 'Milli Görüş' sözü okunuyor. Demek ki seferi örgütleyenler onlar.
Kalabalık gruplar halinde uçakta Türklerle birlikte yolculuk ederken görmeye alışık olduğumuz şeyler oluyordu. Hani, bir türlü oturulamaz; çünkü baş üstündeki dolaplara oraya sığmayacak kadar fazla eşya tıkıştırmaya çalışanlar vardır; derken bir aşamada zaten yanlış numarada oldukları anlaşılır; karıkocaya yan yana numara verilemediği için kavga çıkar vb. Bunlar hepsi, bir miktar hac rengi de katılarak oldu. 'Hac rengi' dediğim, sözgelişi, bir yere sığdırılamayan eşyalar arasında, zemzem bidonları ve hurma kolileri gibilerinin öncelikli yer tutması; acil çıkış kapısının önünün zemzem bidonlarından kurtarılması gibi olayların fazla zaman alması; havaalanının çeşitli yerlerinde -kalkış vakti de belirsizken- namaz kılanların çoğalması gibi şeyler.
Ama Strazburg'a varış, İstanbul'dan kalkışa göre, daha ilginçti. İki uçak aşağı yukarı aynı zamanda inmiş. Minicik Strazburg Havaalanı'nın salonunda birinci kafile bagajını bekliyor. Kayış çalışıyor ama bagajın sonu yok. Bütün bu uluslararası hava yolculuklarında Türkler gibi eşya taşıyan herhangi bir millet var mı? Salon küçük olduğu için Fransız polisleri de kulübelerinden çıkmışlar, 'Orası boşalınca pasaportlara bakacağız' diyorlar. Sanırım, durumu rahatlatmak için bir şey yapmaktansa, Türkleri kendi kargaşalıklarıyla baş başa bırakarak cezalandırmayı tercih ediyorlar.
Kendilerini böyle bir durumda bulan Türkler bunu pek fazla yadırgamadan beklenen kargaşalığı yaratıyorlar. Sözgelişi, bir kuyruk oluşturmak ve orada sükûnetle beklemek herhalde hiç mümkün değil.
'Arka arkaya' değil, 'yan yana' durmayı tercih eden, 'eşitlikçi' bir toplumuz. Ayrıca, dururken aramızda mesafe bırakmayı sevmeyen,
'bitişik'ten öte, 'yapışık nizam' seven, sıcakkanlı bir toplum.
Bu arada, gümrük çıkışı ile alan çıkışı arası, karşılamaya gelmiş aile ve yakınlarla doldurulmuş. Burada bir tür 'gösteri' cereyan ediyor. 'Amigo' rolüne çıkmış olanlar 'Tekbiiir!' diye haykırıyor ve bütün kalabalık 'Allahüekber!' diye karşılık veriyor. Ancak tek kişinin geçebileceği bir koridor bırakacak şekilde etten bir duvar oluşmuş ve sağınızda solunuzda böyle haykıran bu yığının içinden geçerek alanın dış kapısına varabiliyorsunuz.
Normal bir durum değil bu. Belli ki, simgesel bir savaş yaşanıyor. 'Kimlik' üzerinden giden bir savaş! Yıllardan beri vardı, sürüyor, ama ha bire kendine yeni yeni biçimler üretiyor. Bir süreden beri bu hac biçimini de geliştirmiş.