Hangi benlikmiş?

Dünkü yazıda, İstanbul Belediyesi'nin yaptırdığı kentlilik anketinden, burada görülen acıklı durumdan söz ediyordum.

Dünkü yazıda, İstanbul Belediyesi'nin yaptırdığı kentlilik anketinden, burada görülen acıklı durumdan söz ediyordum. Yazıyı kestiğim o
'acıklılık' noktasından devam edeyim. Sonuçların yayımlandığı 'Kentim' adlı broşüre yazdığı önsözde, Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna şu açıklamayı yapıyor:
"... Yapılan faaliyetler kentli faaliyetler, ama muhataplarının önemli bir kısmı kentlileşememiş durumda. Sonuç olarak faaliyet muhatabını bulamamaktadır... Son derece estetik ve kullanışlı İETT otobüs durakları yapıyoruz, bir gecede 16 tanesi tahrip ediliyor. Konforlu otobüsler satın alıp hizmete sokuyoruz; çiziliyor, kesiliyor hatta yakılıyor. Canlılık oranı dünya standartlarının üzerinde parklar yapıyoruz; çiçekleri çiğneniyor, koparılıyor, hatta koparılıp satılıyor. Bu, İstanbul'a adadığımız kalbimizi derinden yaralıyor."
Gerçekten de, yaralar.
İstanbul'da durum böyle. Tabii Türkiye'de göç yalnız İstanbul'da değil, 'kent' karakteri gösteren her yer göç alıyor ve her yerde benzer durumlar oluyor. Ama tabii bunların hiçbiri İstanbul gibi değil. İstanbul'un yeri başka -çağırma, cezbetme gücü açısından da, tepki yaratma açısından da.
Ama göç yalnız Türkiye'nin içiyle de sınırlı değil; malum, birkaç milyon Türkiye yurttaşı da yurtdışında yaşıyor -bazıları yıllardan beri.
Onlar nasıl uyarlanmışlar, yaşadıkları toplumların, kentlerin hayatına?
Oralardaki durumun da bu anketle ortaya çıkandan pek farklı olmadığını biliyoruz. Zaten ikinci kuşaktan önce, bir 'uyum gösterme' çabası da görülmüyor. Bu durum, yıllardan beri, üstelik o ülkelerin 'mülti-kültüralist' ilerici çevrelerinin de başlıca üzüntü konusu.
Şimdi bununla ilgili şöyle ilginç bir tutum ortaya çıkıyor:
Konu, Avrupa ülkelerine giden Türklerin oralı olmayı reddedip kendi alışık oldukları hayatı yaşamaya devam etmek için ısrar biçimini aldığı zaman, burada bundan memnun olanların sayısı hayli kabarık. Bu bizim 'milli' benliğimizin direnci olarak yorumlanıyor ve dolayısıyla destekleniyor. Sağın daha radikal hareketleri, bu dirençten kendilerine kadro devşirmeye çalışıyor -'Milli Görüş' olsun, ülkücüler olsun. Ama daha resmi milliyetçilerin de tavrı çok farklı değil. Gidenler 'milli benlik' kaybetmesin diye, devlet düzeyinde de tedbir alınıyor.
Oysa, şu İstanbulluluk anketi gibi sosyolojik verilere bakınca, bunun öyle bir 'milli benlik' durumu filan olmadığını görüyoruz. Tersine 'milli' olma düzeyine gelmemiş bir kimlik söz konusu. Trabzonlu'ysa, Mardinli ile konuşamıyor; Sivaslı'ysa, Kayserili'ye güvenemiyor -zaten kimse kimseye güvenmiyor, kimse bellediği kalıpların dışına çıkmıyor. Belirli bir bilince, düşünülerek verilmiş bir karara dayanmayan, tepkisel ve savunma niteliğinde bir muhafazakârlık her şeye egemen.
'Türkiye, Avrupa Birliği'ne katılmaya hazırdır' derken, hatta Avrupa'da bunu durdurmaya veya yavaşlatmaya çalışanlara karşı nefretle sövüp sayarken, bunları aklımızdan geçiriyor, gözümüzün önüne getiriyor muyuz? Türkiye'nin 70 milyonluk nüfusunun yaratacağı ekonomik sorunlar, tarım konusu filan bir yana, şu 'kültürel uyum' konusu nereye varır?
Ama şu bağlamda işin Avrupa ucu da o kadar önemli değil. Biz kendimiz, kendi içimizde nasıl başa çıkacağız bu yapılanmayla.
Niçin böyle oldu bu? Yere göğe sığdıramadığımız 'Türk modernleşmesi'nin 21. yüzyıl başında vardığı evre bu olduğuna göre, bu projenin kendisinde, yürütülmesinde, her neredeyse, birtakım eksikler, fazlalar, bir şeyler vardı herhalde.
Ama öyle değil tabii: proje de dört dörtlüktü, yürütülme biçimi de. Beklenen hedeflere varılamadıysa, bunun sorumlusu iç ve dış düşmanlarımızdır.