Hangi dönemin zengini?

Geçen hafta İsmet Berkan 'Eşitlik sorunu ve muhalefet arayışı' başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Burada, çokpartili rejimimizin tarihi boyunca sağ partilerin nasıl kendi zenginlerini yarattığını anlatıyordu.

Geçen hafta İsmet Berkan 'Eşitlik sorunu ve muhalefet arayışı' başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Burada, çokpartili rejimimizin tarihi boyunca sağ partilerin nasıl kendi zenginlerini yarattığını anlatıyordu. Berkan bu süreci gözümüzde canlandırmamız için görsel bir benzetmeye başvuruyor ve iç içe geçmiş bazı çemberler düşünmemizi istiyordu. Bu model içinde 'zengin yaratma', dış çemberlerde var olan insanları oradan
alıp içeri taşımak anlamına geliyor.
İsmet Berkan'ın bu yazıda geliştirdiği mantığa genel olarak katılıyorum ama katılmadığım ya da onun söylediğinden farklı yorumladığım noktalar da var. Ancak bu önemli bir konu ve Türkiye'de 'parti politikası' dediğimiz şeyi bu açılardan ele alıp incelemek yararlı sonuçlar verecektir.
İlkin bu 'çember metaforu' üstüne bir itirazımı söyleyeyim. 'Dış' halkalardan 'iç' taraflara taşınanlar, bence o halkalarda var olan insanların tamamı falan değil, onlarla sistem arasında bağ oluşturan ara tabakalar. Asıl üleşim, nimetlerini en altta duran kişilere kadar yaymıyor hiçbir zaman. Ama o en altta var olanlara dağıtılacak bir şeyler de olmalı
-öldürmeyip süründürmek üzere. Zenginleşme de, işte bu 'dağıtım mekanizmaları'nı elinde tutan kesimlerin, iktidardaki partiye göre, içine girebildikleri süreç oluyor.
İsmet Berkan, ekonomik tarihin bu aşamalarının kentlerimizin fiziksel yapısına da yansıdığını düşünüyor. 'Bu mahalleler Demokratik Parti döneminin yarattığı yeni zenginlerin, şu mahalleler Adalet Partisi dönemi yeni zenginlerinin, şu mahalleler ANAP dönemi yeni zenginlerinin kurduğu mahalleler...' diye bunların gezdirilip gösterilebileceğini söylüyor. Evet, doğrudur. Tabii hepsinin, ekonomide bu gelişmeler yaşarken var olan inşaat teknikleri, ulaşım imkânları, tüketim normları gibi etkenlerle de ilişkisi var. Günün 'zevk' (belki 'geçerli zevksizlik' demek daha
doğru olacak) ölçüleriyle de ilişkili.
Ama tabii bu olay böyle 'çokpartili' sistemle birlikte başlamıyor. Örneğin 'Harp zenginleri' kategorisini gözden kaçıramayız. Üstelik tarihte iki tane 'harp' olduğu için, o zenginler de iki ayrı kategori oluşturuyor. Tekparti döneminin 'devlet tekelci kapitalizmi'nin yetiştirdiği zenginler de ayrı hikâye.
Cerrahpaşa'da, sanırım şimdi bir bankanın elinde, kocaman, ilginç bir bina vardır. Milli Mimarlık akımının özelliklerini taşır. Çevrede oturanlar da neyin nesi olduğunu pek bilmezler. 'Bulgur Palas' diye bir adı olduğunu söylerler. Buradan yorumla, bir zamanlar 'bulgur deposuymuş' diyenlere rastlarsınız. Sonunda Kazım Karabekir'in anılarını okurken, İttihatçı subaylar arasında 'Habip Bolu' diye tanınan birinin Birinci Dünya Savaşı'nda bulgur ticaretine karıştığını, her türlü ihtikâr ve karaborsa yöntemiyle büyük servet edindiğini, bu binanın da onun evi olduğunu öğrendim.
Bu da bir 'zengin' işte ve onun da bir 'mimari' amblemi var: Kemaleddin bey mi, kime yaptırdıysa evini, o dönemde karaborsa ve Milli Mimarlık yan yana gidiyormuş. Sonra apartman blokları çıktı, bir süreden beri 'uydukent' akımına kendimizi kaptırmış durumdayız.
Bugünlük değinmek istediğim (geliştirmek üzere) nokta, bu şekilde oluşmuş bir ekonominin, 'normal' veya 'olağan' gibi sıfatlarla kolay kolay tanımlanabilir bir 'ekonomi' olamayacağı. 'Harp zengini, şu zengini, bu zengini' diye konuşuyorsak, böyle bir ekonominin temel özelliği 'talan'dır, dememiz gerekiyor. Muhtemelen gecikmiş kapitalizmin kaçınılmaz sayılabilir sonucu olarak, ekonomi dışı etkenler (örneğin bir 'Varlık Vergisi'nin sonuçları) kimlerin ve nasıl 'zengin'
olacağını belirliyor. Bu temaya devam edelim.