Hangi 'form'un 're-form'u?

Hükümetin hazırladığı yeni YÖK taslağına baktığımda en fazla beynimi attıran ya da kanımı donduran şeylerden biri, üniversitelere alınacak yeni araştırma görevlilerini merkezi bir sınavdan geçirme niyeti.

Hükümetin hazırladığı yeni YÖK taslağına baktığımda en fazla beynimi attıran ya da kanımı donduran şeylerden biri, üniversitelere alınacak yeni araştırma görevlilerini merkezi bir sınavdan geçirme niyeti. Hani şu YÖK'ün aşırı mı aşırı merkezileştirme yetkisine karşıyız ya... Bütün rektörlere aynı kravatı taktırmaya çalışan zihniyetini... Hükümet şimdi aynı pijamayı da giydirmek istiyor.
Yani, öğrenci olarak girişte olduğu gibi, adaylar gelip başvuracak, bilim dallarını da belirtecekler. Bir yanda bu olurken bir yanda da üniversiteler, bölümler vb. gidip bu yeni YÖK'e araştırma görevlisi ihtiyacını bildirecekler. Eğitim Bakanlığı ağırlığının gitgide arttığı bu yeni merkez, yeni merkezi sınavını yapacak ve bana istediğim araştırma görevlisini gönderecek.
Yani, bu yeni merkez, İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun dediği dedik olanı: Ahmet overlokçu arıyor; Hatice de overlokçuymuş. Ver Hatice'yi Ahmet'e, oldu bitti.
Ya olmazsa? Olmamasına yol açacak 10 bin neden bulunabilir -overlokçulukta da. Ama o zaman iş yürümez; Ahmet'le Hatice yeniden kuruma adlarını yazdırırlar -'Bu iş böyle olmuyor, bunu başka türlü yapalım' demedikçe.
Hükümetin de bu kuruma bakışı overlokçuluktan fazla farklı değil. Hükümetin nasıl bakacağını hükümet kendi bilir, ama bilgi üreten kurumlar pamuklu üreten kurumlar gibi çalışmaz. Çalıştırmaya kalkışırsan batar.
Nedir bu 'merkezileştirme' tutkusu bu toplumda? Bunun sonu hiç gelmeyecek mi?
Bu kendini merkezde, o kutsal merkezde gören zevata bu güven nereden geliyor? 'Ben bilirim, başkası bilemez' güvenini nereden alıyor bu insanlar -hangi büyük başarılarından?
Evet, bu ve benzer şeyler beynimi attırıyor. Ama var olan durumu hatırlıyorum. Var olan durum, hükümetin yaptığı şeyi doğru veya haklı kılmıyor, tabii. Ama bir 'mazeret' kazandırıyor.
Nedir bu durum?
12 Eylül, üniversitelerin üstüne kabûs gibi çıktı. Yığınla insan kurumlarından atılırken, yığınla insan da açılan boşlukları doldurdu. Kimlerdi bu ikinci yığın? İçeride kalan yığın neydi?
Çok açık. Askeri diktatörlüğün kimi istediği, kimi istemediği belliydi. Onunkinden başka bir irade zaten yoktu. Kalanlar onun uygun gördükleri ve durumda tedirgin olacak bir şey görmeyenlerdi. Boşluk doldurup içeri savlet edenler de aynı özellikleri taşıyordu.
Üniversite kurumu, hep söylerim, loncadan doğmuştur. Kökeninin birçok özelliğini taşır.
En temel mekanizma, 'usta-çırak' ilişkisi burada vardır ve olmalıdır.
Ama bu ilişki çığırından çıkarsa, bunu bir daha düzeltmek ya hiç mümkün olmaz ya da çok zor olur.
Loncada usta, yanlış çırağı kalfa yaparsa, onu müşterileri düzeltir. 80'lerde üniversite ustalarının sıkıyönetim komutanından başka memnun edeceği merci yoktu. Bu ülkede yükseköğretimden kim ne anlıyor, kim ne bekliyor ki, denetleyici bir mekanizma olsun? Aslında bekleyen bir yer vardı: iş dünyası. O da, YÖK'ün 'düzelttiği' yeni yükseköğretime cevabını verdi: Kendisi üniversite açmaya girişerek.
Anlayana sivrisinek saz...
Büyük işadamları kendileri üniversite açarak ya da yurtdışında okuyanları işe alarak kendi sorununu çözer. Binlerce üniversite mezununa ihtiyacı yok.
Gerisi memleketin çocukları. Vatan-millet için doğru fikirlerle donatılnış, yanlış düşünmesini engellemek için düşünmesi yasak edilmiş ve dumura uğratılmış, damarlarındaki asil kanla ve kafalarındaki boşlukla durumu idare etmesi gereken gençlik.
Herkes kendini bilir. Ben nasıl profesör olduğumu biliyorum. Benden parlak olacağını gördüğüm veleti asistan yapar mıyım? Birinci vazifem, benden akıllı olanın yolunu kesmek.
Şimdi de, merkezi sınavla araştırma görevlisi! Buna çare olmak üzere!
Tutacak bir 'uç' kalmadı bu işte.
Onun için de öyle üç taslak, beş taslakla düzelir bir şey değil.